Sunday, September 4, 2011

bir dönem sona erdi: Steve McCurry ve Son Kodachrome Filmi

ben ne zaman dijital kamerayla peşpeşe fotoğraf çeksem babam "böyle basıyorsun tabi sürekli, elindeki bir film olsaydı görürdüm ben seni" derdi. çünkü onun zamanında fotoğraf çekmenin bir süreci, maliyeti ve hatta fotoğrafların yanma riski vardı. dijital kamerayla anında görüntü, dijital paylaşımla sıfır maliyetsiz günlere geçtik. öyle ki, fotoğrafları ücretsiz editleyebildiğiniz siteler sayesinde istediğiniz görüntüyü oluşturmak için photoshop kullanmayı bilmeniz bile gerekmiyor artık.

fotoğrafta bir dönemin sona ermesinin en net simgesi de Temmuz 2010'da yaşandı diyebiliriz. Kodak, 74 yıl sonra Kodachrome üretimine son verdi ve üretim bandından çıkan son film rulosunu da Steve McCurry'e teslim etti. elinizde bir dönemin bitişini simgeleyen son bir Kodachrome rulosu var, neler çekerdiniz? Steve McCurry'nin bu soruya verdiği cevap İstanbul Modern'de "Son Kodachrome Filmi" başlığında sergilendi, ben de bu cevabın peşine dün, sergi kapanmadan bir gün evvel düştüm.

sergi 36 pozluk filmden yalnızca beş adet kaybın yaşandığı rulodaki fotoğraflarla sınırlandırılmamış. "keşke diğer fotoğraflarını da görebilseydim" diyenler için Steve McCurry'nin fotoğraflarından oluşan bir slayt gösterisi de hazırlanmış. gösterimin yapıldığı odaya girdiğinizde bir diğer sürpriz de Steve McCurry'nin ünlü fotoğrafı Afgan Kızı'yla karşılaşmak.

1985'te National Geographic dergisine kapak olan ve dünyaca ünlenen bu yüzün sahibini Steve McCurry 2002'de tekrar fotoğraflıyor. hikayeyi okumak için How They Found National Geographic's "Afghan Girl" ve videsonu izlemek için National Geographic Serch for the Afghan Girl


bana göre sergiyi zenginleştiren iki diğer önemli unsur da projenin hikayesini anlatan filmin gösterimi ve serginin çıkışında çalan Paul Simon-Kodachrome şarkısı.

eğer fotoğraf sanatının inceliklerine vakıf değilse bir seyirci, fotoğraflara bakmak hep kişisel zevklerle sınırlandırılır. ancak bu sergi bir proje. Steve McCurry'nin, yıllarca kullandığı filmin Kodak tarafından üretiminin durdurulması üzerine, "son ruloyu bana verin" dediği ve tüm masraflarını kendisinin karşıladığı bir yolculuğa çıkmasının hikayesi.

filmde anlattığı üzere başlangıçta hiçbir fikri yok Steve McCurry'nin. ne çeksem, ne yapsam diye kendini New York sokaklarına atıyor. Times Square'de gezinirken "yalnızca ışıkları gösteren ama hikayesi olmayan bir kartpostal çekmek istemiyorum" diyor. New York şehrinin anlamlı hikayesini oluşturmak için ilk karelerde Robert de Niro'yu fotoğraflıyor. daha sonra da portre çekme fikrine ısınıyor. fotoğraflara bakarken "neden Hindistan'da bu kadar çok fotoğraf çekmiş?" sorusunu soruyor insan ve cevabı filmde buluyor, "Kodachrome'un en önemli özelliği rengi şiirselleştirmesi ve bu sebeple de görsel ve kültürel olarak müthiş bir yer olan Hindistan'a gittim."

çalışma boyunca portre çekmek dışında belli bir fikir yok aslında aklında ve bu durumu "çalışmayı olabildiğince doğaçlama yaptık" diye açıklıyor. son kare, projenin ruhunu yansıtıyor, "dünyada Kodachrome yıkayan son fotoğraf laboratuarı Kansas Parsons'ta bulunuyor. son kare, bu şehirdeki bir mezarlıkta çekildi."

filmin başında ve sonunda iki kare var ki bana bir devrin gerçekten bittiğini hissettirdi. ilk karede, filmi makineye takarken Steve McCurry'nin yüzündeki endişe görünüyor, "bu işi binlerce hatta binlerce kere yaptım ama.." diyor. filmin sonundaki ikinci kare filmin banyosu sırasında yaşanan heyecanlı bekleyişin sona ermesini anlatıyor. dijital kamerayla çekim yapmaya alışmış birinin, hatta bu proje kapsamında da önce dijital makineyle pozlama yapan, görüntüden memnun kalınca Kodachrome ile çeken fotoğrafçının yaşadığı heyecanın tekrar yaşanmayacak olması. Steve McCurry de bu heyecanı özlemiş olacak ki "analog çekime geri dönüyorum" diyor gülerek.

sergide yer alan fotoğraflara Steve McCurry'nin internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Fotoğrafçının bir de blogu var. projeyi anlattığı blog yazısına ulaşmak için: The End of an Era - 1935 to 2010

sergide gösterilen filmi çok aradım ama bulamadım. onu ararken fotoğrafçıyla İstanbul Modern'de yapılmış bir röportajı buldum. izlemek için: Son Kodachrome Filmi - Steve McCurry

Wednesday, August 31, 2011

"cool kadınlarım" kayboldu, hükümsüzdür.

"cool kadınlarım" vardı benim eskiden, artık bir mesaja tav olan yalnız ve çaresiz kadınlar oldular. aynı masada defalarca oturduğum, benzer hikayeler yaşadığım ve benzer tepkiler verdiğim kadınlardı onlar. hayattan ve özellikle erkeklerden benzer şeyler bekliyorduk. birimiz bir hikaye anlattığında benzer tepkiler veriyorduk. birbirimizi öngörebiliyorduk. bu zamanlarda düzenli ilişkilerimiz vardı. masadan kalktığımızda yanına sığındığımız limanlar. sonra zaman geçti ayrılıklar başladı. birer birer pes etti beyler. biz kadınlar yine de bir aradaydık. ilişkilerimizin bitiş nedenleri benzerdi ve yine benzer şeyleri hedeflemiştik kendimize. sonra ne oldu bilmiyorum ama ben "cool kadınlarım"ı kaybettim. "asla bu adama bakmaz" dediğim adamların tekliflerini kabul eder oldular. kendilerine ilgi gösteren her mesaja yanıt verir oldular. ortamların en güzeli, en zekisi ve en beğenileni onlar oldu. herkes onları arzuluyordu. basit bir ego mastürbasyonu bu aslında ve kendini kandırmaca. "bana ne" dedim uzun süre, "herkes dilediği yalanlara inanmakta serbest nasıl olsa." bilenler bilir benim de doğrulanmayacağını bildiğim nice hikayelere bir umutla bağlandığımı çünkü. hayat işte, umut da fakirin ekmeği. ama nimetle oyun olmaz.

benim asla yapamadığım bir şey girdi birden hayatıma; ilişkiler ve de özellikle kadın-erkek ilişkilerinde oyunlar. "o mesaja şimdi cevap verme, keşke öyle demeseydin de şöyle deseydin" başladı. ben hayatı gelişine yaşayanlardan olduğum için adapte olamadım oyuna. ağzına geleni söyleyen biri için hamle hesaplamak bir azap. gözlemlediklerimden anladığımsa bu oyunu ne kadar canlı tutarsan o kadar var olduğun ve o kadar var olacağına inanan kadınların çokluğu.

peki hırsızın hiç mi suçu yok? bu oyun tek taraflı mı? elbette değil. bu oyundan haz alan adamlar var karşılarında.

"beni facebook'tan ekledi" zihniyetindeki ilkokul 3. sınıf adamlara ne demeli? facebook chat çıktı olayın tadı kaçtı zaten, "dur önce ekleyeyim, sonra birkaç mesaj gönderirim, klavye başında şövalyelik de kolay zaten." her şeyi lafta tutan adamlar oldular; ilgisini de sevgisini de icraate dönüştüremeyenler. gönderdikleri mesajların yanıtlarından 3 vakte kadarlı dilekler tutan, doğumgününde emrivakiler yapan, hediyelerle göz boyamaya çalışan, bir telefonla kıtalar arası yolculuk etmeyi göze alan, tanımadığı insanların evine tanımadığı insanların partisine giden, önce paketleri taşıyan uşak sonra da eve bırakan şoför olan ama bu oyunda hiçbir zaman "kazanan" olamayan adamlar. lâf dinlemeyen, işi inada bindiren, hayatı ve ilişkileri bir oyun olarak gören adamlar.

bu adamlar benim "cool kadınlarım"ı aldılar. yalnızlıklarından ve çaresizliklerinden korkan, kendileriyle asla başbaşa kalamayan ve hatta en büyük korkuları bu olan kadınlar oldular. bir filme yalnız gitmek yerine kendisini güldüren bir adamla gitmeyi tercih eden, işi kendisi tamamlamak yerine adama yaptırtan kadınlar. burnu düşse eğilip oradan almayacağını bildiğim kadınlar, 30 yaş bunalımından mıdır bilmiyorum, "asla yapmaz" denilen her şeyi "oyun" için yaptılar. türlü ödüller vaat ettiler ve bunun için türlü ödünler verdiler.

uzaktan izledim onları. anlamlandırmak için sorular sordum, yorumlarını dinledim. yardımcı olacağını umut ettiğim yorumlarda bulundum. dün akşama kadar..

tövbe ettim dün akşam ben. "bir daha hiçbir oyun ve oyundaki oyuncularla ilgili konuşmicam" dedim. çünkü hayat nasıl bir tiyatro sahnesi değilse, ilişkiler ve özellikle de kadın-erkek ilişkileri bir oyun değil bence. oyunlarda insanların rolleri vardır, önceden belirlenen replikleri. oyuncu o replikleri söylerken kendi değildir, bir karakteri canlandırır. ilişki bir oyunsa eğer hesaplar başlar. hesaplar başladığında "ben saçımı süpürge ettim, sen karşılığında ne verdin?" denilir.

işte o yüzden bu hesaplardan haz alan, ilişkiyi bir tür alışveriş olarak gören ve "I love this game" diyenlerden ricam, oyununuzu lütfen kendi evinizin önünde oynayın.


Sunday, May 1, 2011

Derda'nın hissettirdikleri ve mezar ziyareti

Hakan Günday'ın AZ'ını okuduktan sonra koşarak babama gittim. günlerce mezarlıkta yaşadım Derda ile ne de olsa. kitabın olağanüstü kurgusu, dili, vurguları hepsi bir yana, mezarlığın mekan olarak işlenmesi beni epey düşündürdü. bu ülkede mezarlık ürkütücü bir şey ne de olsa.

aylar önce, yine sıradan bir haftasonu gününde babama gitmiştim. dönüşte arkadaşım aradı. "ne yapıyorsun?" dedi, "babama gittim, dönüyorum eve" dedim. dondu kaldı telefonda. "neden gittin?" dedi. "neden gitmeyim?" dedim ben de. "hayır yani bugün şey mi?" dedi. o zaman anladım derdini. babamın ölüm yıldönümü mü diye soruyordu. çünkü biz toplum olarak mezarlara sadece ölüm yıldönümlerinde gitmeye alışkınızdır. gerisi tuhaf, hatta hastalıklı gelir.

bense "geçerken uğradım" diyorum babama. alışverişe giderken, ya da herhangi bir yerden dönerken. ama en çok huzursuz olduğumda. mezarlık yoluna girdiğim an heyecanlanıyorum. arabayı koyduğum yerden mezar taşını okuduğumda dünya duruyor. o zaman sadece ben ve tuğrişçim varız. kısa birkaç cümle kuruyorum. ama en çok ona "iyiyim, iyiyiz merak etme" diyince rahata eriyorum. babamın yanında annemin babası. dedeme de "mübo da iyi" diyorum. o sırada mübo'nun son maceraları geliyor aklıma, gülümsüyorum. sonra müş, selahattin enişte, kuvvet enişte ve mami'yi anıyorum. mezarlıklardan sorumlu amca geliyor o sırada. "hoşgeldin" diyor gülerek. çiçekler üzerine laflıyoruz biraz. o mezarlığı suluyor. ayrık otlarını topluyor annem. hep aynı cümle kuruluyor "baş taraftaki ağaç tuttu da, ayakucundaki bir türlü tutmadı. kökü betona mı geldi ne, yamuk duruyor o". dedemin pembe gül ağacı tomurcuk vermiş, onları gösteriyoruz birbirimize. babamın kırmızı gül fidanı tuttu, ama sarı olan koptu. yeniden dikeceğini söylüyor amca.

amca babamla dedeme çok iyi bakıyor. ne zaman gitsek yemyeşil ve tertemiz. o görüntünün insana ne hissettirdiğini bildiğimden galiba Derda'nın mezarı temiz tutmak için verdiği çabayı o kadar derinden hissettim ki. mezarı temizleyemediğinde onun hissettiği suçluluk duygusunu..

koşarak gittiğim mezarlıktan yavaş hareketlerle ayrılıyorum. o yeşillik, kuş sesleri, uzaktan görünen deniz ama en çok da tuğrişçimin orada olduğunu bildiğimden saatlerce oturabilirim orada. hani bir sandalye çeksem de şurada biraz kitap okusam duygusu vardır ya, tam da o. "görüşürüz" diyip arabaya biniyorum. görüşücez çünkü, biliyorum.

Monday, February 21, 2011

bugünün soundtrack'inde #1

yazsam buraya hızlı hızlı.
içimde biriken küfürleri, lanetleri, duaları yazsam buraya tek tek.
kime nasıl kızdığımı, canımı nasıl yakmaya çalıştıklarını bir bir sıralasam şuraya.
bir şey olmaz.
o zaman?

müziği açarım sonuna kadar.
başlarım soldan sağa, sağdan sola salınmaya..
sonra zıplamaya.. ve haykırmaya!


All the people on the street, I hate you all
And the people that I meet, I hate you all
And the people that I know, I hate you all
And the people that I don't, I hate you all
Oh, I hate you all


Sunday, February 20, 2011

dizüstü edebiyat: postmodern parody ve pastiche

aslında yazmayacaktım. sonuçta benim tercihim o korkunç kitapların hepsine para vermek ve vaktimi boşa harcamak. yani merak zararlı bir şey. cebine zarar, beynine zarar, sinirlere zarar. her kitaptan sonra içindeki zırvalıkları boşverip "bari biri okusaydı da yazım hatalarını düzeltseydi" dedim.


Pucca, Sami Hazinses, Onur Gökşen ve en son Pink Freud.. Dizüstü edebiyat akımından bahsediyorum. bir hızla kendi yarattıkları dünyanın kahramanı olan bu insanların diyarında neler oluyor?

meğer "ben senden daha güzelim" bloggerları sonunda birbirlerini yemeye başlamışlar. bu işin "mucidi" cem mumcu da, bir tür kriz yönetimi olarak, "bakın aslında ne kadar da mutluyuz, gidenler gitsin kalan sağlar bizimdir" temalı partiyi düzenledi geçen hafta.

bütün bunları benim buraya tekrar tekrar yazmamın gereği yok. kitabı çıkacak bloggerlar arasında bir numarada beklenen her boku bilen adam kendi anlatıyor zaten bu işten neden vazgeçtiğini. partinin dedikodularını da bugünün hürriyet pazar ekinde kültürazzi'den okumak mümkün. twitter ve facebook sayfasında yayınevinden ayrıldığına dair pucca'nın yaptığı açıklama sosyal medyada yeterince paylaşıldı. neden ayrıldığı da farklı farklı sayfalarda yazıldı çizildi.

benim söylemek istediğim, psikolog cem mumcu'nun feci çuvalladığı. bu insanların klavye şövalyeliklerinin gerçek hayatta bir karşılığının olmamasının yaratacağı hüsranı öngöremedi. sonuçta hepsi sıradan birer insandı. sıradan yazılar yazıyorlardı. yazdıkları sıradan "ama" komik, eğlenceli, düşündürücü ya da hepimizin hayatının bir parçası oldukları için çok okunuyorlardı. bu insanlara "hadi şimdi de bir kitap" yazın dendiğinde, başka bir kalıba girmeye zorlandılar, olmadı. o kalıp tutmadı. yazılanlar sahiciliklerini yitirince okuyucular hoşlanmadı. okunma oranını arttırmak için yapılan imza günleri, sokak partileri derken.. pink freud'un çıkardığı rezalet!

jameson gelir akla o zaman.. pink freud'un yaptıklarının, yazdıklarının karşılığıdır bu: postmodern parody ve pastiche!



Saturday, February 19, 2011

yusuf üçlemesi: zamanın nasıl geçmediğini anladığımız filmler


geçenlerde Semih Kaplanoğlu filmleri haftası düzenledim kendime. timaş yayınlarından çıkan sette hem üç filmin dvd'si hem de Uygar Şirin'in yönetmenle yaptığı nehir söyleşisi kitabı var. filmleri izlerken, söyleşide yönetmenin dünyasının kapılarını aralama fırsatım oldu böylece.

beni nasıl etkilediğini basite kaçmadan anlatmam mümkün olur mu bilmiyorum.
belki o yüzden anlatmamayı tercih edeceğim bu sefer. (uygar şirin'in üçlemedeki filmlerin analizini okuduktan sonra hele..)

ama şunu fark ettim ki bu setin beni bu kadar etkilemesi sanırım beni sosyoloji okuduğum günlerde hissettirmesi. bir teori metnini anlamak için yanında başka okumalar yapmak zorunda kalırdım. o okumaları yaparken de farklı farklı teoriler ve teorisyenlerle tanışırdım. üç filmi peşpeşe seyrederken kitabı okumak tam da buydu aslında. uzaktan baktığım bir sinema türünün derinliklerini anlamaya başlamıştım bu set sayesinde. sadece kendi filmleri üzerine değil, sinema tarihi ve dünya görüşü üzerine anlattıklarıyla da birçok düşünce uyandırdı kafamda.

bence semih kaplanoğlu sinemasının kilidi şu soru-cevapta açılıyor:

"zamanın nasıl geçtğini anlamadım" sözüyle bir meseleniz var galiba.
"Sinemaya gittik, eğlendik, hoşça vakit geçirdik" deniyor. Ben dahil pek çok yönetmen, zamanın nasıl geçtiğinin anlaşılmadığı filmler yapmıyoruz. O yüzden bu söz garip geliyor bana. Ne diyebilirim? Benim filmimde zamanın nasıl geçmediğini anlayacaksınız.

bütün her şey bir yana, yusuf üçlemesi ve semih kaplanoğlu şu cümleyle var olacak benim için:
"istediğimiz şey olmazsa ne yapalım? evde oturur kitap okuruz biz de"

fragmanlar film kutusunda!

Sunday, December 26, 2010

"her şeyi bırakıp restoran açıcam ben" diyenlere

bazı şeyler vardır, ilk bakışta onu seveceğinizi anlarsınız.
bazı insanları sırf bakışlarından seversiniz, bazı kitapları isimlerinden, bazı filmleri konularından.. daha önceki deneyimleriniz zaten rehberinizdir seçimlerinizde.
ben de 5. Kat dvd'sini görünce "kesinlikle çok sevicem ben bu filmi" diye aldım ve sonunda hiç de şaşırmadım.

Yasemin Alkaya'nın "işte sıradan bir gündü" dedirten oyunculuğu, restoranlarda hep kapalı kapılar ardında kalan "mutfak muhabbetleri", yıllardır içimde bir yerlerde sakladığım "bırakıp her şeyi bir mekan mı işletsem yahu" duygusu kilitledi beni filme.

5. kat, bilenler bilir, Yasemin Alkaya'nın 11 yıldır Cihangir'de işlettiği bir restoran. "dükkan" diyor filmde birkaç kere, çok seviyorum. büyük-küçük ya da verdiği hizmet fark etmez, dükkan işte.

her gün gidilecek, baştan aşağı kontrol edilecek, eksikler giderilecek, aksaklıklar çözülecek, müşteri memnun edilecek. her gün sil baştan.

hizmet sektöründe çalışanlar bilir müşteriyle uğraşmanın ne kadar zor olduğunu. "mutfakta" ne olursa olsun, asla yansıtamazsınız müşteriye. ayrıca müşteri her daim haklıdır. itiraz edemezsiniz. tatil köyünde çocuk klubünde çalışırken kafama vura vura öğrettikleri ilk şeydi bu; müşteriyle tartışamazsın ve hatta müşterinin önünde kimseyle tartışamazsın. biri geceden kalmadır, çıkamaz odasından, sen koşarsın; öteki havaalanına gider, onun işini sen yaparsın; çocuklar ağlar, başa çıkılamaz, sen koşar susturursun... her şey olağan aksaklığıyla devam ederken bir anda çocukların aileleri gelir. hepsinin derdi ayrıdır ve hepsi en çok kendi çocuklarının sevilmesini ve onunla ilgilenilmesini ister. sen de koşulsuz yaparsın. her çocuğun anlatılacak bir hikayesi olmalıdır. her çocuk ailesine o günden bir hikaye anlatmalıdır. senin görevin de o hikayeyi yaratmaktır.
şef gelirdi gün içinde, "iyi misiniz? ben iyi değilim. çünkü çocukların ağızları kulaklarına gelmeli" der giderdi. çocuklar gülerse, aileler de gülerdi.


5. katı izlerken hep o günler geldi aklıma.
çocukları gösteriye hazırlarken yaşadığımız sıkıntılar; kostüm-makyaj stresi; denizde, karada, oyun odasında eğlendirme çabalarımız...
ödül töreni yapılacak, birinin o diplomaları yazması gerekiyor, şekerler nerede, neden hala alınmadı, müzik sistemini kurdunuz mu, bahçeyi süslediniz mi, ikramlar geldi mi...

bir gün kıyı kasabasına yerleşip restoran açma hevesinde olanlar bir kez daha düşünsünler filmi izlerken. sular akmayacak, asansör bozulacak, kasapta istediğiniz et kalmayacak ve hatta şefiniz bir gün size olan aşkına karşılık bulamadığı için bırakıp gidecek. kadın olmak her daim, her sektörde zor. erkeklerle iş yapıyorsanız daha da zor. öncelikle sizi bir sex objesi olarak görmemelerini sağlamalısınız. ya kadınsı görünüşünüzden taviz vereceksiniz, ya da otoritenizden asla taviz vermeyeceksiniz. bir şeye sinirlendiğinizde haklı olup olmamanız değil, kadın olmanız dert olacak. kadın gene kapris yaptı, kadının gene periyodu yaklaştı... ne kadar tanıdık değil mi?

3 ay boyunca her akşam mutfağa giriyor Yasemin, 3 ay boyunca her akşam 100 kişiye yemek yapıyor. başlangıçlar, ara sıcaklar, ana yemekler birbirine girmeden çıkmalı o mutfaktan. kim sağlayacak bu düzeni? şef. şef nerde? işletmeciye aşıktı, karşılık alamayınca onu cezalandırdı, işi bıraktı gitti.

gece sona erer, bir yandan garsonlar ortalığı toparlar, Yasemin elinde kadehi Boğaz manzarasına bakar..
"Bir gün olur ya 5. kat hayatımdan çıkarsa, bazen düşünüyorum acaba en çok neyini özlerim, ya da özler miyim, ya da en çok nasıl hatırlarım 5. Kat'ı. İskambil kağıdıyla ev kurmaya benziyor. Her gün her şeyi yeniden yapıyorsun ve ikinci katı çıkma şansın hiç yok. Her gün aynı şeyleri baştan yapmak zorundayız. Bir gün elektrik gidiyor, bir gün doğalgaz yok, bir gün asansör bozuluyor, bir gün en güvendiğin personel gelmiyor. 3 aydır mutfaktayım, çünkü aşçım kaçtı. Ama bu problem için yapabileceğim hiçbir şey yok."

şöyle diyor benim zihnim de o anda "oturup yemekleri benim yapmam dışında."

5. Kat
dvd (2005)
Yapımcı-Yönetmen-Senarist-Oyuncu
Yasemin Alkaya

Sunday, September 12, 2010

Çevrimiçi Savaşlar: Mark Zuckerberg ve Facebook

[Facebook’a Hoş Geldin]

Facebook çeşitli üniversite öğrencilerini sosyal ağlarla bir araya getiren çevrimiçi bir rehberdir.

Facebook’u şunları yapmak için kullanabilirsiniz:

Okulunuzda okuyan kişileri aramak;

Kimlerle aynı sınıfta olduğunuzu öğrenmek;

Arkadaşlarınızın arkadaşlarını görmek;

Sosyal ağınızı görüntülemek.


Kaydolmak için, aşağıdaki bölümü tıklayınız. Kaydolduysanız, giriş yapabilirsiniz. (s.80)



4 Şubat 2004’te Harvard Üniversitesi Kirkland öğrenci yurdunda Mark Zuckerberg hazırladığı internet sitesini arkadaşı Eduardo Saverin’e gösterdiğinde böyle yazıyordu sayfada.

Peki Facebook gerçekte neydi, ne için kurulmuştu ve sonra neler olmuştu?

Yakında sinemada filmini (The Social Network) de izleyebileceğimiz “Kazara Milyarder” isimli kitapta Ben Mezrich bu soruları yanıtlamaya çalışıyor. İki arkadaşın yollarının nasıl kesiştiğini, süreçte hangi rolleri üstlendiklerini, Facebook fikrinin ortaya nasıl çıktığını ve bir başarının arkadaşlıkları nasıl yok edebildiğini tartışıyor.

6 yıllık hikayeyi birkaç cümlede özetlemek elbette ki mümkün değil. Zaten bu hikayeyi okuyabileceğiniz, yukarıda bahsettiğim kitap dahil, birçok mecra varken bu yazının amacı da o değil. Bu yazı, bu satırları okuyan hemen hemen herkesin de bir sayfasının olduğu Facebook sitesinin temel amacının ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Eğer bu amacı anlayabilirsek, bugün insanların saatlerini harcadıkları bu sitenin kullanımını da değerlendirebiliriz. Bu yazı, bu satırları okuyan hemen hemen herkesin bir parçası olduğu sosyal medya bağımlılığının arkasında yatan felsefeyi anlamaya çalışıyor; neden sürekli statümüzü güncelliyor, profil fotoğraflarını değiştiriyor ve fotoğraflarımızı bu sitede paylaşıyoruz? Dikizlediğimizi biliyoruz ve dahası dikizlendiğimizi biliyoruz. Böylece mahremiyetin ortadan kalktığını, internet sayfasına konulan hiçbir şeyin evrende yok olmayacağını da biliyoruz. Bizi Facebook’tan uzaklaşmaktan alıkoyan ne?


Ben iki olguyla açıklayabildiğim iki unsur tespit edebildim ki bunlardan biri zaman ve mekan, diğeri de bireylerin utangaçlığı ve de üşengeçliği.

Bugün o kadar çok şeyle uğraşıyoruz, gün içinde o kadar çok uyarıcıya cevap vermek zorundayız ki bir de çıkıp sosyalleşecek vaktimiz olmuyor. Hepimizin programları çok yoğun; aynı anda birkaç şeyle birden uğraşmak zorundayız ve her birinde en iyisi olmak için çok çalışmak zorundayız. Öte yandan, küreselleşme hepimizi dünyanın başka uçlarına serpiştirdi. Birbirimizi bulabileceğimiz, birbirimizden haber alabileceğimiz, yapacağımız güncellemelerle aranın açılmasına izin vermeyeceğimiz yegane yer oldu Facebook.

Bize yepyeni bir insan olma imkanı, sonsuz özgürlük sağlayan Facebook utangaçlık ve üşengeçlik için de bir çare. Karşı cinsten birini gördüğünde lal olan kişi ekran başında kendini rahatça ifade edebiliyor. Kimi zaman hile yapıyor başkalarının cümlelerini yazıyor statüsüne ya da fotoğraflarını koyuyor profil resmine ama sonuçta “kazanabileceğine” dair bir umut taşıyor. Her zaman hilekar olmasına da gerek yok, Facebook sağladığı çeşitli uygulamalarla, video ve haber paylaşımı gibi, kendinizi olduğunuzdan daha “cool” gösterebileceğiniz bir alan.
Bütün bunları evinizde oturup klavyenin başında soğuk biranızı içerken yapabiliyorken giyinip sokaklara çıkmanın ne anlamı var? Özellikle de amacınız sadece karşı cinsle flört etmekse, Facebook size her şeyi bedava ve koşulsuz sunuyorken, sokaklarda para harcamaya ve çeşitli kurallara uymaya ne gerek var?


Taylor ve Cameron Winklevoss kardeşleri, “Kazara Milyarder” kitabında, Facebook fikrini Mark’ın aklına sokan kişiler olarak görüyoruz. Bu ikiz kardeşler Harvard kürek takımındalar ve çok yoğun antreman programları var. Dolayısıyla sosyal yaşamları üye oldukları okul kulübü dışında sıfıra yakın ve bu durumdan kurtulmak için Harvard Connection isimli bir site kurmak istiyorlar. Mark’ı da bu sitenin yazılımcısı olarak görevlendiriyorlar. Mark onları oyalarken Thefacebook.com’u Eduardo’nun finansal desteğiyle kuruyor. Bu siteye üye olmak için harvard.edu ile biten bir mail adresinizin olması gerekiyor. Dolayısıyla ilk başlarda Facebook sadece Harvard öğrencilerine yönelikti. Talep artınca site önce diğer Amerikan üniversitelerine, daha sonra da liselerine açıldı. Bugün dünyanın 3. Büyük ülkesi olabilecek denli nüfusa sahip olan Facebook felsefesini Winklevoss kardeşlerin Harvard Connection sitesini tanımlamalarında bulmak mümkün aslında:

Taylor ve Cameron, Harvard’ın seçkin öğrencileri olarak üniversitedeki sosyal hayatın ne denli sıkıcı olduğunun farkındaydılar. Kendileri gibi kızlarla tanışmaya hazır erkekler asla yeterince kızla tanışacak fırsatı bulamıyorlardı, çünkü onları kampüste popüler yapan işlerle uğraşmak zorundaydılar. Sosyal hayatı renklendirmeye yönelik bir web sitesi bu sorunu çözebilir, kızlarla erkeklerin tanışabileceği bir ortam yaratabilirdi. (s.32)

Winklevoss kardeşlerin hayallerini Mark gerçekleştirdi ve Silikon Vadisi’nin gözde çocuğu oldu ve 25 yaşında da dünya zenginler listesine girmeyi başardı. İdolü Bill Gates gibi Harvard’ı bıraktı ve kendini tamamiyle bu siteye adadı. Site onun için arkadaşlarından da önce geliyordu.
Bugün Facebook birçok kişi için arkadaşlarından da önce gelmiyor mu? Yüklediğiniz bir fotoğraf ya da videonun kaç kişi tarafından beğenileceği, kaç kişinin bunu paylaşıma sokacağı, yorumlarınızın kimler tarafından takip edildiği arkadaşlıklardan daha önemli oldu.

Kampüs hayatını çevrimiçi dünyaya taşımayı hedefleyen Facebook kampüs hayatını sıfıra indirdi neredeyse. Facebook’un yarattığı bu çevrimiçi sosyal medya çılgınlığı diğer birçok sitenin kullanımını da arttırdı. Hem kullanıcı sayıları arttı, hem de sitelerin kullanıcılara sunduğu uygulamalar.


Bugün sadece Facebook’la sınırlı değil sosyal medyada görünürlüğümüz, karşı cinsle flörtlerimiz, liderlik denemelerimiz. İlk başta, herkesin fikrini özgürce anlattığı bir alan olarak, bloglar girdi işin içine. Daha sonra da mikro-blogging olarak Twitter. Tanımadığımız takipçiler kazandık hepimiz. Gerçek hayatta hiç görmediğimiz ama başımıza gelen hikayeler vasıtasıyla sürekli olarak yazıştığımız takipçiler listemiz oldu. Farklı alanlardaki görünürlülüğümüzü farklı alanlarda verdiğimiz linklerle destekledik. Burada bir şey yazıyorsak, otomatik olarak orada da çıkmasını sağladık. Çevrimiçi savaşlar yaşadığımız günümüzde temel sorunumuz en çok hangimizin göründüğü, en çok hangimizin fikrinin görüneceği, en çok hangimiz beğenileceği, en çok hangimizin fikrinin paylaşıma sokulacağı oldu.

Mark Zuckerberg’in adını duyurduğu ve Harvard’da ün kazandığı ilk site Facebook değil, Facemash aslında. Harvard Üniversitesi’nin bilişim sistemindeki açıklardan yararlanarak bütün öğrencilerin fotoğraflarını korsan yollarla indirdikten sonra bu siteye yüklemiş ve kız öğrencilerin fotoğraflarını oylamaya açmıştı. Oylara göre kampüsün en güzel kızları listesi oluşuyordu. Kızlardan yana dertli olduğu bir gecede hazırlamaya başladığı ve bütün hazırlık aşamasını blog sitesinde dakika dakika duyurduğu Facemash sitesini şöyle açıklıyordu Mark:

Buraya görüntümüz sayesinde mi dahil olduk? Hayır. Peki, görüntümüzle ilgili bir değerlendirmeye tabi tutulacak mıyız? Evet.

Facebooktan, bloglara, oradan twittera ve daha başka sosyal medya sitelerine doğru yol alırken çevrimiçi savaşlar görüntülerden cümlelere geçildi. Artık insanları dış görünüşleri için değil fikirleri için takip ediyoruz. Hatta “twitter sadece yediğiniz içtiğiniz şeyleri yazmanız için yok, boş boş şeyler yazmayın” diye birbirimizin yazı alanlarına ve tercihlerine müdahale ediyoruz. Dolayısıyla sosyal medyada var olan görünürlük savaşlarına dair şu soru takılıyor aklıma bitirirken:

Buraya fikirlerimizle mi dahil olduk? Hayır. Peki, fikirlerimizle ilgili bir değerlendirmeye tabi tutulacak mıyız? Evet.

"Kazara Milyarder" bugün içinde bulunduğumuz sosyal medya çağının felfesini ve yaradılışındaki acımasızlık ve gözükaralığın anlaşılması için okunması gereken bir kitap. Sonuna eklenilen Yardımcı Kaynaklar listesiyle okumalar da çoğaltılabilir. Meraklılara önerilir.

Kazara Milyarder
Ben Mezrich
Doğan Kitap, Eylül 2010, 208s.

Notlar:
1. Mark Zuckerberg'in kendi Facebook sayfası var. Gelişmelerle ilgili haberler yer alıyor.
Takip için: Like Mark Zuckerberg

2. "The Social Network" filmi ekimde vizyona giriyor.
by David Fincher


THE SOCIAL NETWORK trailer 1 (David Fincher) 15-10-2010
Yükleyen myfilm-gr. - Tüm sezonlar ve tüm bölümler

Saturday, August 21, 2010

dizüstü edebiyatı: kısa yaz ki okunasın

sosyal medya çıktı çıkalı okuma ve yazma sayılarımız düştü. daha az yazıyor ya da daha az okuyor değiliz. tam tersine, sürekli yazıyoruz ve sürekli okuyoruz ama kelime sayılarımızı azalttık. kısa cümleler kuruyoruz artık. gündelik hayatımızı sık sık ve kısa kısa yazıyoruz.

uzun hikayelere tahammülümüz kalmadı artık. giriş-gelişme-sonuç istemiyoruz. "ne söyleyeceksen uzatma, hemen söyle, yoksa seni takipten vazgeçerim" diyoruz.

markaların tüketici tepkileriyle birebir karşılaştıkları ve bu sebeple sürekli kontrol altında tuttukları bu alanlar sadece pazarlama pratiklerini etkilemedi aslında. herkesin sosyal medyada yazdığı, dünün sıradan insanlarının bugünün "liderleri" olduğu bir dönemde, gazetecilik, habercilik, komedyenlik ve hatta meslekler sıralamasında en ulaşılamayan konumda olan, bir nevi kendi gettosu içinde akıp giden, edebiyat bile kendini tehdit altında hissediyor.

dizüstü edebiyatı duydunuz mu? Cem Mumcu bir gün gidiyor ve Türkiye'nin en çok takip edilen 3 blogun yazarlarını biraraya getiriyor ve onlara diyor ki "kitap yazın!"

3 blogun da yazılma amacı farklı, tarzı farklı, kitlesi farklı. tek ortak noktaları "en çok okunan"
olmak olan bu blog yazarları başlıyorlar kitapları üzerine çalışmaya; önce Pucca yerini alıyor raflarda, bu ay Samihazinses ve gelecek günlerde de her boku bilen adam. kitapların yayınlandığı Okuyanus yayınevi hemen yeni bir başlık yaratıyor bu kitaplar için: dizüstü edebiyat.

dizüstü edebiyatın dikkat edilmesi gereken ilk noktası yayınevinin bu yeni edebiyat türünü nasıl konumlandırdığı: "sıkıcı kitaplardan, klişelerden bıkanlar için artık ohh deme zamanı." benim itiraz ettiğim noktayı Asu Maro net bir şekilde yazmış Milliyet Cadde'de:
"Bir şeyi övmeye çalışırken bir başka şeyi dövmek, hele hele kitapları ‘sıkıcı’, ‘eğlenceli’ diye kategorize etmek bir yayınevine pek yakışmıyor. Okumaktan tek beklediğimiz bizi güldürmesi olmasa gerek, hepsinin yeri ayrı. Sapla samanı, popüler kültürle gerçek edebiyatı birbirine karıştırmasak keşke."

ben her zamanki gibi iki ustadın görüşlerine bakarak değerlendiriyorum bu süreci: dizüstü edebiyatı Benjamin'e sorsaydınız "bir tür demokratikleşme" derdi. Hemen karşı çıkardı Adorno ve "edebiyat popülerleşiyor" derdi. yeni bir tartışma başlar mıydı aralarında bilemiyorum. ama bana kalsa edebiyat yazılarını biçem, içerik, tür olarak sıralandırır ve sınıflandırırken, bilgisayarlarda ve hatta cep telefonlarında iki iş arasında yazılan, okunması için çeşitli anahtar kelimelerin bilerek kullanıldığı ve yazım kurallarını kuralsızlıkla açıklayan, ama kısa oldukça güzel olan bu yeni "edebiyat türü"ne kayıtsız kalamazlardı.

ben de tam ikisinin ortasında bir yerde duruyorum galiba, en optimist halimle belki de. blog okuyucularını kitaplarla tanıştıran dizüstü edebiyat neden bu insanlara kitap okuma zevkini tattırarak onları blog okuyuculuğundan kitap okuyuculuğuna yönlendirmesin ki?

son olarak, 140 karakterde, şunu demek istiyorum ve üstelik bir de görsel ekliyorum; blog okumaktansa daha çok kitap okuyun! www.chiydempic.com

yerel markalarda ulusaşırı kimlikler

başarılı markaların arkasında bulunan reklam ajanslarını, PR şirketlerini düşünüyorum ne zamandır. aslında olmayan bir şeyi, varmış ve hatta onu muhakkak kullanmalıymışız gibi gösteren mesajları düşünüyorum.

yerel ve uluslararasının içiçe geçtiği, yerel sanılan markaların arkasında uluslararası firmaların farklı yüzdelerle nasıl yer aldığını düşünürken 10 sene önce yazılmış bir yazıya denk geldim:

"Türkiye'de bir reklam ajansı Amerikan rüyasını Türkleştirme savıyla milliyetçi bir kampanya yürütüyor. Bu reklam ajansının sahibi olan grup ABD'de borsada işlem görüyor. Anti-Amerikan reklam kampanyası ile kazanılan ticari artı değer Amerikan veya İngiliz borsasındaki muhtemelen hiçbirisi Türk olmayan yatırımcılara gidecek. En azından teorik olarak. Gelişmekte olan bir ülkede Anti-Amerikan kampanya ile para kazana bir Amerikan şirketi. Müthiş tuhaf bir durum. Çelişki ve çıkmazlarıyla tam da dünyanın bulunduğu yeri söylüyor" (s.26).

Vural Çakır'ın 2003 yılında MediaCat'in 10.yılı şerefine çıkardığı Marka Dolu Marka kitabında yer alan bu örnekte bahsi geçen kurum Young&Rubicam/Reklamevi ve sözkonusu reklam da ColaTurka reklamı şüphesiz. Reklamda oynayan ve Türk mucizesiyle "aydınlanan" Amerikalı da Chevy Chase!

bu yazı Cola Turka'nın markalaşma yolunda geçirdiği 7 senelik deneyimi satış raporları, memnuniyet analizi vb unsurları da tartışarak zenginleştirilebilirdi. ancak şimdilik dikkat çekmek istediğim temel nokta yerel markaların yerelliklerini vurgularken ulusaşırı kimlikler barındırmalarıdır; gönderilen mesajlar ve göndericiler.

bir reklam filminden daha çok kısa metrajlı bir film gibi kurgulanan 2003 yapımı "açılış" reklamında ince ince vurgulanan Türk motifleri hangileridir diye düşünürseniz, filmi izlemenizi öneririm.

Cola Turka'nın bütün TV reklam kampanyaları ve ilanları için tıkla.


cola turka ilk reklamı
Yükleyen serk002. - DiÄ�er yaÅ�am ve stil videolarına göz atın.

Sunday, February 28, 2010

lolo mahsun, şaka mı yapıyorsun?

sinemadayız. ara oldu. bir anda Obama'nın sesi doldu salon. sonra da tanıdık bir ses. ama ingilizce konuşuyor. kafamı bir kaldırıyorum Haluk Bilginer.

bu ne yahu dememe fırsat olmadan anlıyorum ki Mahsun Kırmızıgül'ün yeni filmi New York'ta 5 minare'nin fragmanı oynuyor.

Mahsun sinemacı oldu. yeni bir kimlik peşinde koştuğunu söyleyenler var. ben onlara pek katılmıyorum. adamın derdi var bu memleketle. kardeş kardeşi vuruyor diye türkü söylerken de bunu anlatıyordu, güneşi gördüm filminde de.

beyaz melek çok bildik bir hikayeydi, belki hiçbir yenilik yoktu ama güneşi gördümü sevmiştim ben. tek kusuru birçok konuyu tek bir filme sığdırmaya çalışmasıydı. köy boşaltma, göçmenlik, istanbul'da sefalet, kadınların çok çocuk doğurmaları, mayınlara basıp sakat kalan askerler, pkk ve yöre halkının ilişkisi, eşcinsellik.. hepsi yarım kalmış hikayeler gibi geldi bana.

new york'ta 5 minareyi merak ediyorum. ama en çok mahsun'un senaryosunu kendi yazdığı ve kendi çektiği filmlerde oyuncu seçimini merak ediyorum.

hikaye senin, senaryo senin ve diyorsun ki bunu en iyi ben çekerim. tamam. peki neden oynuyorsun? bu memleketin en iyi oyuncularını biraraya getirebiliyorsun, insanları yaptığın işe ikna edebiliyorsun, neden peki bu oyunculuk ısrarı. hele de mustafa sandal nedir? new york'ta 5 minare diyorsun, büyük prodüksiyon diyorsun, dedektiflik rolüm var diyorsun ve başrollerde mahsun kırmızıgül ve mustafa sandal.

lolo mahsun, şaka mı yapıyorsun?

Wednesday, January 20, 2010

Tuesday, January 19, 2010

sizin hiç babanız öldürüldü mü?


babanızın son kez yattığı kaldırımdan tekrar tekrar geçmek zorunda kaldınız mı? babanızı sizden alan adamın yüzüyle defalarca karşılaştınız mı? babanızı sizden alan insanlarla aynı havayı soludunuz mu? babanızı sizden alanların alma gerekçelerini dinleme zulmüne maruz kaldınız mı? doğduğunuz, büyüdüğünüz, yaşadığınız toprakları bırakıp gitmeyi hiç düşündünüz mü? hiç bir yeri terk etmeniz istendi mi sizden? içiniz öfkeyle doluyken nefes almaya çalıştınız mı? aldığınız her nefeste biraz pişmanlık hissedip, biraz umut yeşertmeye çalıştınız mı? her gün babanız için yaşamaya çalışmak, her gün babanızın hakkını aramak için uğraşmak ama hep duvara çarpmak, hep haksızlıklara maruz kalmak duygusunu hissetiniz mi ömrünüzde bir defa? babanızın anma toplantılarına gittiniz mi? o kalabalığı görüp bir nebze olsa rahatlayıp, ardından o kalabalığın bir anda yok olacağını hatırlayarak içinizi sıkıntı bastı mı hiç? siz hiç ömrünüzü bir zamana takılı bırakıp yaşamaya çalıştınız mı? o anı sürekli kafanızın içinde geçirip, olanın bitenin hesabını yapmaya, muhakemesini çıkarmaya çalıştınız mı siz hiç?

sizin hiç babanız öldürüldü mü?
yaşama inat yaşamaya çalışmanın ne olduğunu tartıştınız mı siz hiç?

Wednesday, December 16, 2009

nil'den bana mesaj var!!

bugün son video klibini izledim nil'in. kırık. sinan çetin çekmiş, herkesler var içinde, elif şafak bile var. çok hoşuma gitti video. anlatısını da beğendim nil'in. insanların kalbine dokunuyor tek tek, sıkıntılarını alıyor ve onları kendi elbisesinin üzerindeki beyazda eritiyor.

ben de ona mesaj yazdım, twitter'dan yolladım sabah. akşam bir de ne göreyim bana direk mesaj yollamış nil ve şöyle demiş:


ben de isteğini yerine getirmek için girdim hemen adrese ekledim kendi yorumumu. şimdi o baloncuklarda benim kırığım da yer alıyor.

"kırıldım çok dokundu bana.. benim kalbimdeki kırık parçaları da alsana..
"

Friday, September 25, 2009

lights will guide you home

bu aralar ruhuma iyi gelen ses..


Thursday, August 20, 2009

shit happens

Amerika'da doktora yapan bir arkadaşım bu dönem "Literary Humor" diye bir derse asistanlik yapıyor ve okumalardan biri de "Shit Happens"..

Close-to-complete Ideology and Religion Shit List

  • Taoism: Shit happens.
  • Confucianism: Confucius say, "Shit happens."
  • Buddhism: If shit happens, it isn't really shit.
  • Zen Buddhism: Shit is, and is not.
  • Zen Buddhism #2: What is the sound of shit happening?
  • Hinduism: This shit has happened before.
  • Islam: If shit happens, it is the will of Allah.
  • Islam #2: If shit happens, blame Israel.
  • Catholicism: If shit happens, you deserve it.
  • Protestantism: Let shit happen to someone else.
  • Presbyterian: This shit was bound to happen.
  • Episcopalian: It's not so bad if shit happens, as long as you serve the right wine with it.
  • Methodist: It's not so bad if shit happens, as long as you serve grape juice with it.
  • Congregationalist: Shit that happens to one person is just as good as shit that happens to another.
  • Unitarian: Shit that happens to one person is just as bad as shit that happens to another.
  • Lutheran: If shit happens, don't talk about it.
  • Fundamentalism: If shit happens, you will go to hell, unless you are born again. (Amen!)
  • Fundamentalism #2: If shit happens to a televangelist, it's okay.
  • Fundamentalism #3: Shit must be born again.
  • Judaism: Why does this shit always happen to us?
  • Calvinism: Shit happens because you don't work.
  • Seventh Day Adventism: No shit shall happen on Saturday.
  • Creationism: God made all shit. (or, it takes an intelligent design to make shit)
  • Secular Humanism: Shit evolves.
  • Christian Science: When shit happens, don't call a doctor - pray!
  • Christian Science #2: Shit happening is all in your mind.
  • Unitarianism: Come let us reason together about this shit.
  • Quakers: Let us not fight over this shit.
  • Utopianism: This shit does not stink.
  • Darwinism: This shit was once food.
  • Capitalism: That's MY shit.
  • Communism: It's everybody's shit.
  • Feminism: Men are shit.
  • Machismo: We may be shit, but you can't live without us...
  • Commercialism: Let's package this shit.
  • Impressionism: From a distance, shit looks like a garden.
  • Idolism: Let's bronze this shit.
  • Existentialism: Shit doesn't happen; shit IS.
  • Existentialism #2: What is shit, anyway?
  • Stoicism: This shit is good for me.
  • Hedonism: There is nothing like a good shit happening!
  • Mormonism: God sent us this shit.
  • Mormonism #2: This shit is going to happen again.
  • Wiccan: An it harm none, let shit happen.
  • Scientology: If shit happens, see "Dianetics", p.157.
  • Jehovah's Witnesses: >Knock< >Knock<>
  • Jehovah's Witnesses #2: May we have a moment of your time to show you some of our shit?
  • Jehovah's Witnesses #3: Shit has been prophesied and is imminent; only the righteous shall survive its happening.
  • Moonies: Only really happy shit happens.
  • Hare Krishna: Shit happens, rama rama.
  • Rastafarianism: Let's smoke this shit!
  • Zoroastrianism: Shit happens half the time.
  • Church of SubGenius: BoB shits.
  • Practical: Deal with shit one day at a time.
  • Agnostic: Shit might have happened; then again, maybe not.
  • Agnostic #2: Did someone shit?
  • Agnostic #3: What is this shit?
  • Satanism: SNEPPAH TIHS.
  • Atheism: What shit?
  • Atheism #2: I can't believe this shit!
  • Nihilism: No shit.
  • And of course we must add...Alcoholics Anonymous: Shit happens-one day at a time!

Wednesday, August 19, 2009

ötekileştirdiklerimizden misiniz?

binnaz toprak'ın önderliğinde yürütülen Türkiye'de farklı olmak başlıklı çalışmanın metis yayınlarından çıkan raporunu okudum sonunda. içim acıya acıya, bize anlatılan tüm yalanları anlaya anlaya. hani bu memleket muhafazkarlaşmamıştı, hani AKP'de baskı yoktu, eşitlik, alt kimlik, üst kimlik, demokrasi, özgürlük..

sigara yasağından sonra korktu ya millet içkiyi de yasaklarlar mı diye, boşa korkmuşlar. memleketimin birçok yerinde belediyeler yasaklamış zaten içki tüketimini. en çok yetkileri merak ettim. belediye böyle bir yasak koyabilir mi acaba? benim içki ruhsatım varken bunu iptal edebilir mi?

çok uzaklara gitmeye de gerek yok aslında, istanbul'da da belediyenin işlettiği yerlerde içki yasak. bütün doğa ve tarih harikası mekanlara konan belediye buralara içki sokmuyor. dolayısıyla düğün ve benzeri kutlamalar için bu mekanları sadece belli bir kesim kullanabiliyor.

kitabı okumak en çok bir kadın olarak canımı acıttı. kadınlık halleri.. her şey nasıl da öğretilerle alışkanlıklarla içiçe. biz şehirli kadınlar kıyafetlerimize karışıldı mı sinirleniriz, sokakta laf atıldı mı bağırırız, hatta sadece bir adam bile baksa bize kötü bakışlarımızla biz de onu rahatsız ederiz. ama anadolu'da öyle değil. biz bütün bunlara ''baskı'' derken bu modern kent yaşamında, onlar bunu hayatın bir parçası olarak görüyor. örneğin erzurum'da kadın sokağa örtünmeden çıkmazmış. çıkamazmış. kendisini örtünmek zorunda hisseden alevi kadın bile bunu baskı olarak değerlendirmiyor ama, gündelik hayatın bir normu onun için.

bundan birkaç sene evvel ege kentlerinden birinden erzurum'a okumaya giden bir genç kız, ailesini arıyor ve örtünmeye karar verdiğini söylüyor. ailesi tabi ki şok oldukları gibi (ki ailede hiç örtülü kimse yok), kızlarının beyinlerinin yıkandığını düşünüyor. oysa bu raporu okuduktan sonra anlıyorum ki oralarda bizim sandığımız gibi bir zorlama baskı unsuru yok. herkesin örtündüğü bir ortamda tek açık olarak kendini rahatsız eden genç kızın, kendini normalleştirme arzusu bu sadece. sadece. günlük norma uyma isteği. ötekileştirilmemek, onlardan olma arzusu.

zaten o yüzden, ötekileşmemek, normalleşmek arzusuyla, araştırmanın yapıldığı 12 ilde birden kürtlerin kamusal alanlarda kürtçe konuşmadığını, ev kiralarken kendi memleketlerini söylemedikleri, batı'dan bir il attıkları; alevilerin oruç tutar gibi yaptıkları, hatta sünnilerle birlikte cuma namazına gittikleri; belli gazete ve dergilerin alındığı, bazılarınınsa okunurken asla gösterilmediği; oturdukları mahalleden kimlikleri anlaşılınca kürt, alevi ve romanların iş bulamadıkları; cemaat hayatının arttığı ve insanların dışlanmamak için ya bu cemaatlere katıldığı ya da bu cemaatlere yakın sendikalara geçtikleri görülmüştür.

raporun sonuç bölümünden sonra kitaba bir de sonsöz eklemiş binnaz toprak. raporu açıkladıktan sonra aldıkları tepkilere bir cevap hazırlamış. araştırmanın sonuçlarından hoşlanmayanlar en çok metodolojiden saldırmışlar belli ki. yanlı olduğu, araştırmanın fonunu sağlayan kurumun (açık toplum enstitüsü) isteklerine göre hazırlandığını söylemişler. bunların hepsine tek tek cevap vermiş binnaz toprak.

kendi adıma şunu söyleyebilirim ki ben çalışmayı beğendim. kullanılan yöntemin düzgünce anlatılması, ana metin içinde kimi saptamalar sırasında kullanılan kavramların anlamlarının dipnotla açıklanmasını sevdim. araştırmaya katılanların gazeteci olmasını da eleştirmiş benim yarısı sosyolog olan medya grubum. her araştırma kendine göre yöntemler gerektirdiği üzere, binnaz toprak'ın da açıklamasına göre, anadolu'nun bu köhne kentlerine deneyimli ve yerel halkla bağlantıları olan birileriyle gitmek gerekirdi bence de. kimi kalıplara uymak adına araştırmayı deneyimsiz sosyoloji öğrencileriyle yapmak, bütün süreci tehlikeye atmak olurdu bence. ayrıca memleketimin sosyologlarındaki bu gazeteci kompleksini de anlayamıyorum. artık herkesin her işi yaptığı bir dünyada, eğer yeterli entellektüel donanıma sahipse, bir gazetecinin araştırma yapması beni çok da rahatsız etmiyor. sonuçta gazetecilik mesleğinin ana damarlarından birini oluşturan röportaj yapmak da bence benzer bir entellektüel kapasiteyi gerektiriyor.

raporun binnaz toprak tarafından yazıldığı bu çalışmada, 12 ilde konuşulacak kişileri bulmak ve onlarla gerekli görüşmeleri yapmak için irfan bozan, tan morgül ve nedim şener'le çalışılmış. bu 3 gazeteci görüşmeleri yapmış, metne dökmüş ve konulara göre görüşmeleri sınıflandırmışlar. şimdi doğal olarak bu gazetecileri ''acaba mahalle baskısı var mı diye türban takıp sosyetik yerlerde gezdim ve o bez parçasını hiç sevmedim'' diyen sığ insanlardan ayırmak gerekiyor. memleketimde nasıl magazinsel derinliği aşamamış sosyolojik çalışmalar varsa, sosyolojik boyutlara ulaşan gazetecilik röportajları da var.

rapora internet ortamından ulaşmak isterseniz: Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler