Thursday, September 6, 2012
Çift soyadlı olmadan soyadını değiştirmeyen kadın mümkün mü?
Yüksek Topuklar kitabında Murathan Mungan çok güzel yazmış kadınların soyadlarıyla "oynama" heveslerini. Peki ya gerçekler?
Labels:
evlilik,
kadın,
kadınlık halleri,
sosyoloji okumaları
Tuesday, July 24, 2012
sık kullanımı yüzünden anlamını yitiren kelimeler
sanırsınız keyif twitter ile birlikte keşfedildi. artık herkes sürekli keyifte. kahve keyfi, caddebostan'da sahil keyfi, günbatımını izleme keyfi, rakı-balık-ayvalık keyfi, pazar kahvaltısı keyfi, futbol keyfi diye keyif listesi sonsuza kadar uzuyor. reklam kampanyaları hazırlanırken insanların diline bazı kelimelerin yerleştirilmesine dikkat edilir. keyif de öyle türedi zaten. spa keyfi, çok ucuza tatil keyfi, iki kişilik akşam yemeği keyfi başlıklı basın bültenleri ve bu bültenlerden hazırlanan haberler ve sosyal medya duyuruları sayesinde dilimize yapıştı kaldı. şimdi de içinde keyif geçen her şey anlamını yitirdi. belli başlı kelimeler var ki haberlerde ya da sosyal medya duyurularında görünce insan hemen pas geçiyor. amerikalı pazarlamacı David Meerman Scott bu tür anlamını yitiren ifadeleri lakırtılar olarak değerlendiriyor. dahası, Ekim 2006'da Lakırtı Manifestosu başlığıyla blogunda yayınlanan çalışmada halkla ilişkiler alanında anlamını yitiren ifadeleri listelemiş.
Thursday, July 19, 2012
ünlülerin sosyal medya hareketliliği ve paparazicilik
geçen gün cengiz semercioğlu ünlülerin kendi özel hayatlarını sosyal medyada ifşa ettiklerini, ileriki günlerde bu durumun onların başına bela açacağını iddia etti köşe yazısında. iddianın sebebi basit: eğer sen özel hayatına dair görüntüleri (örneğin tatil fotoğraflarını ve özellikle de sevgilinle ve bikinili görüntülerini) sosyal medyada paylaşırsan, bir gün bir magazinci seni çektiğinde "bu benim hayatım, çekme kardeşim" diyemezsin. özel hayat, sosyal medya, magazincilik ve kişisel paylaşım tanımlarını oturup bir düşünmek gerekiyor bu vesile ile.
Labels:
instagram,
popüler kültür,
sosyal medya,
twitter
Saturday, June 30, 2012
öyle maç mı seyredilir, sinemada film izler gibi?
futboldan anlamayan bir kadın ne zaman söz futbola gelse hemen bir genelleme yapar, kendisinin futboldan anlamayışını "kadınlar futboldan anlamaz" bahanesinin altına saklar. yapmayın. o sizin cehaletiniz.
Labels:
futbol,
sosyoloji okumaları,
tuğrişçim
Sunday, May 27, 2012
hamilelik günlüğü, Tuba Ünsal ve diğer anneler
evlenmek ve çocuk sahibi olmak konularından mümkün olduğunca kaçsam da, tuba ünsal'ın doğum öncesi maceralarını anlattığı benim tatlı komposto günlüğüm kitabını kaçıramayacak kadar popüler kültür bağımlısıyım. bol resimli fotoroman gibi bir kitap. okuması kolay ve eğlenceli. dili samimi. daha önce başka hamilelilk günlükleri de okumuştum yine meraktan ve o koca koca bilge laflardan çok sıkılmıştım. hiçbiri yok. hazır olmadığını da yazmış, bebeği heyecanla beklediğini de. kocasını özlediğini de yazmış, onunla ilgilenmeyişini de. ama benim kafamda yine başka sorular var tabii.
Labels:
ilişkiler,
kadın,
kadınlık halleri,
kitap,
popüler kültür
Saturday, April 21, 2012
çağımız dijital çağı, aşkımız da!
bir arkadaşım var, hiç görüşmesem de aşk hayatını takip edebiliyorum. üç ay boyunca bir adamla olan facebook fotoğrafları bir anda değişiyor ve yeni bir adam çıkageliyor. bir süre onunla sarmaş dolaş olduğu fotoları görüyorum. sonra o gidiyor başkası geliyor. sanki sevgilisiyle olduğu fotoğrafları facebook'a koymasa, altına üç-beş "like" almasa o aşk gerçek olmayacakmış gibi yaşıyor. dijitalize edilmiş aşklar diyorum ben buna. günümüzde aşk, facebook'a fotoğraf konulduğunda başlıyor.
Labels:
aşk,
facebook,
halet-i ruhiyem
Sunday, April 8, 2012
eskiden sadece yakınlarımıza şikayet ederdik, şimdi tüm dünyaya rezil ediyoruz
itiraf ediyorum mirgün cabas türkiye'de zekasını ve fiziğini birlikte beğendiğim nadir insanlardandı. neden -di'li geçmiş zaman kullandığımı bilmiyorum. bir süre sonra suratına kondurduğu gülümsemesinde "herkes bana hasta ama ben çok cool takılıyorum" ifadesini görmeye başladığım için olabilir. sebebini tam bilmesem de bu sevda geçmişlerde kalmış demek ki. neyse, konu benim sevdam değil, onun sevdası.
mirgün cabas, leyla, evrim sümer ile tuba ünsal, sare, murat pilevneli birbirine paralel iki üçgendeler. üçgenler birbirlerine dik açı ile saplanmışlar. sosyal medya bu açıyı bir gün bir tarafa doğru, diğer gün diğer tarafa doğru çekiştiriyor. güç, o gün 140 karakteri doğru kullanandan yanadır elbet. hak denilen şey çalıştırılan çene ve parmaklar vasıtasıyla alınır. hodri meydan!
mirgün cabas, leyla, evrim sümer ile tuba ünsal, sare, murat pilevneli birbirine paralel iki üçgendeler. üçgenler birbirlerine dik açı ile saplanmışlar. sosyal medya bu açıyı bir gün bir tarafa doğru, diğer gün diğer tarafa doğru çekiştiriyor. güç, o gün 140 karakteri doğru kullanandan yanadır elbet. hak denilen şey çalıştırılan çene ve parmaklar vasıtasıyla alınır. hodri meydan!
Labels:
popüler kültür,
sosyal medya
Tuesday, March 27, 2012
bazen yavaş yavaş, bazen de bıçak kesmiş gibi gelir ayrılık
babam bir gece ansızın öldüğünde en sık duyduğum laflardan biriydi "böyle hiç acı çekmeden gitmesi daha iyi, allah sevdiği kullarını böyle alırmış yanına."
insanın bazı klişelere inanası gelir bazen, ama bu laf hiç anlamlı değildi benim için. bir gün önce gülüp eğlendiğin birinin, ertesi gün bir daha asla yanında ol(a)mayacağını bilmek... hangi kandırmaca bu gerçeği unutturabilir ki zaten?
insanın bazı klişelere inanası gelir bazen, ama bu laf hiç anlamlı değildi benim için. bir gün önce gülüp eğlendiğin birinin, ertesi gün bir daha asla yanında ol(a)mayacağını bilmek... hangi kandırmaca bu gerçeği unutturabilir ki zaten?
Labels:
halet-i ruhiyem,
tuğrişçim
Monday, March 26, 2012
doğum günlerini hatırla, ölüm günlerini unutma
klasiktir, bir ajanda aldığımızda yaptığımız ilk şey yakınlarımızın doğum günlerini yazarız hemen. kutlamayı unutmamak gerekir. sonra arkadaşların evlilik yıldönümleri eklenir, tabii bir de çocuklarının doğum günleri. arada ölümler olur, kısa bir baş sağlığı mesajı gönderilir, cenazeye gidemicek kadar yoğundur ne de olsa herkes, ama onlar kayda geçirilmez. önemli olan doğum günlerini hatırlamak, ölüm günleriniyse unutmaktır.
Labels:
halet-i ruhiyem,
tuğrişçim
Sunday, March 25, 2012
bir ölümün ardından "hayat devam ediyor" demek can acıtır...
son dört senedir 25-26 ve 27 mart günlerini çok sıradan günlermiş gibi yaşamaya çalışırım. oysa biri babamın ölüm haberini aldığım, diğeri cenazesi için beklediğim ve sonuncusu da onu toprağın altına bıraktığımız gündür.
Labels:
halet-i ruhiyem,
tuğrişçim
Thursday, March 15, 2012
geriye kalan hiçbir şey: pucca, sevgilisi ve aşkları
pucca'nın ikinci kitabı çıkınca okumayı çok istemiş ama idefix ve cem mumcu hikayesini öğrenince hemşiremden "asla almayacaksın o kitabı" uyarısı almıştım. (bilenler bilir de bilmeyenler bu olayı şuradan okuyabilir.) kitabı edinmek için türlü numaralar yapıp, sonunda hiç alakam olmayan bir konuda tez çalışmasına yardımcı olarak kitaba sahip olmayı başardım. itiraf ediyorum ilk kitabı hatırlamıyordum. (bazen olur öyle, okuduğum kitapları silerim hafızamdan.) erik kimdi, pekmez buna ne yapmıştı hiçbir fikrim yoktu. ama şimdi bu ceri levis denen adamı ciğerine kadar tanıyorum. kitabın adı "ve geri kalan her şey" ve ben son sayfasında şunu sordum: ne kaldı geriye şimdi? senden pucca; senden, sevgilin ceri'den ve aşkınızdan.
Labels:
cem mumcu,
ceri levis,
dizüstü edebiyat,
kitap,
popüler kültür,
pucca
Thursday, February 23, 2012
mehmet barış'ı seviyor. ben de...
istanbul ilginç bir şehir. gündüz anti-militarist bir film izleyip, akşam kendinizi asker kutlamalarının ortasında bulabiliyorsunuz. kutlamalar bitene kadar yolun ortasında arabanın içinde bekliyor ve izlemek dışında hiçbir şey yapamıyorsunuz.
Labels:
film,
vicdani ret
Saturday, February 18, 2012
belki de evlilik, çocuk olmadan da beraber olabilmektir
hemşirem bir gün "bugün 10 yıllık evli bir çiftle tanıştım, ne çocukları var ne de kedileri" demişti de onun heyecanını sanırım bir tek ben anlamıştım. "çift olmak", evli ya da bekarken, hayatınızı beraber geçirdiğiniz, geçirmek istediğiniz kişiyle yetinmek değil, ortama bir de "oyalanacak şeyler" bulmak olarak algılanabiliyor. kedilerine-köpeklerine "anne geldi, baba şimdi seni gezmeye çıkaracak" diye boşuna seslenmiyor insanlar. peki gerçekte evlilik nedir ve her kadın çocuk sahibi olmayı istemek zorunda mı? bugünün soruları bunlar...
Labels:
diziler,
halet-i ruhiyem,
popüler kültür
Monday, January 30, 2012
bu bir mahsun kırmızgül filmidir
bence türkiye sinematografisinde şöyle bir başlık açılmalı: "seyirciye her şeyi tek tek, kelime kelime anlatan filmlere mahsun kırmızıgül filmi denir." geçen gün bir arkadaşımla konuşuyorduk, "çok basit filmler yapıyor" gibi bir şey dedi. "adamın hedef kitlesi o zaten, onlara başka nasıl anlatsın?" dedim.
mahsun kırmızıgül'ün bu topraklarla derdi var. doğduğu topraklarla ve insanlarla. beyaz melek, güneşi gördüm ve new york'ta beş minare filmlerinde hep bir başöğretmen rolünde; "sizin adetlerinizi biliyorum, törelerinizi biliyorum, üstelik islamı da biliyorum ama yanlış yapıyorsunuz kardeşler. gelin bakın aslında işin doğrusu budur." dediği filmler çekiyor.
mahsun kırmızıgül'ün bu topraklarla derdi var. doğduğu topraklarla ve insanlarla. beyaz melek, güneşi gördüm ve new york'ta beş minare filmlerinde hep bir başöğretmen rolünde; "sizin adetlerinizi biliyorum, törelerinizi biliyorum, üstelik islamı da biliyorum ama yanlış yapıyorsunuz kardeşler. gelin bakın aslında işin doğrusu budur." dediği filmler çekiyor.
Labels:
film,
popüler kültür
Saturday, January 28, 2012
aylak zamanların başlangıcı
kurumsal hayata bir süreliğine ara verdim...
(bir gün gene başlayabileceğim ihtimalini göz önünde tutuyorum, veda ettim diyemiyorum.)
uzun zamandır kafamda evirip çeviriyordum, "tamam, yaptığım işi çok seviyorum, zaten bunu yapmak için okudum onca yıl, ama..." diyordum. hep eksik bir yan kalıyordu. zamanın yapmak istediklerime yetmemesi. daha çok okumak, izlemek, dinlemek, daha çok insanla tanışıp yeni şeyler öğrenmek ve en nihayetinde yazmak istiyordum. ne zaman çıkıp "işi bırakıyorum" dedim, herkesi bir endişe sardı, "iyi de ne yapacaksın?"
(bir gün gene başlayabileceğim ihtimalini göz önünde tutuyorum, veda ettim diyemiyorum.)
uzun zamandır kafamda evirip çeviriyordum, "tamam, yaptığım işi çok seviyorum, zaten bunu yapmak için okudum onca yıl, ama..." diyordum. hep eksik bir yan kalıyordu. zamanın yapmak istediklerime yetmemesi. daha çok okumak, izlemek, dinlemek, daha çok insanla tanışıp yeni şeyler öğrenmek ve en nihayetinde yazmak istiyordum. ne zaman çıkıp "işi bırakıyorum" dedim, herkesi bir endişe sardı, "iyi de ne yapacaksın?"
Saturday, November 26, 2011
cem mumcu, idefix.com ve yüzünü açmış pucca röportajları
dizüstü edebiyat serisi üzerine düşünmeden duramıyorum. popüler kültüre olan bağımlılığım ile seriden çıkan her kitabı heyecanla satın aldığım, her seferinde "bu kadar saçma şey olmaz" diye sonunda küfrettiğim, bir daha almaya tövbe ettiğim ama dayanamadığım, tekrar aldığım kısır bir döngü benimki. Pucca'nın yeni kitabının çıkacağını duyunca da içimdeki merak kurtları hareketlendi şüphesiz. acaba şimdi ne yazdı? eskisi gibi rahat yazabildi mi, yoksa o da oto-sansür durumuna geçti mi? ben bunları düşünürken @khande kitabı okuyup habertürk blog'ta yazmıştı bile: Pucca'nın jartiyerleri, çorapları ve geri kalan her şey.
Labels:
cem mumcu,
dizüstü edebiyat,
idefix,
kitap,
popüler kültür,
pucca
Sunday, September 4, 2011
bir dönem sona erdi: Steve McCurry ve Son Kodachrome Filmi
ben ne zaman dijital kamerayla peşpeşe fotoğraf çeksem babam "böyle basıyorsun tabi sürekli, elindeki bir film olsaydı görürdüm ben seni" derdi. çünkü onun zamanında fotoğraf çekmenin bir süreci, maliyeti ve hatta fotoğrafların yanma riski vardı. dijital kamerayla anında görüntü, dijital paylaşımla sıfır maliyetsiz günlere geçtik. öyle ki, fotoğrafları ücretsiz editleyebildiğiniz siteler sayesinde istediğiniz görüntüyü oluşturmak için photoshop kullanmayı bilmeniz bile gerekmiyor artık.
sergi 36 pozluk filmden yalnızca beş adet kaybın yaşandığı rulodaki fotoğraflarla sınırlandırılmamış. "keşke diğer fotoğraflarını da görebilseydim" diyenler için Steve McCurry'nin fotoğraflarından oluşan bir slayt gösterisi de hazırlanmış. gösterimin yapıldığı odaya girdiğinizde bir diğer sürpriz de Steve McCurry'nin ünlü fotoğrafı Afgan Kızı'yla karşılaşmak.

1985'te National Geographic dergisine kapak olan ve dünyaca ünlenen bu yüzün sahibini Steve McCurry 2002'de tekrar fotoğraflıyor. hikayeyi okumak için How They Found National Geographic's "Afghan Girl" ve videsonu izlemek için National Geographic Serch for the Afghan Girl
eğer fotoğraf sanatının inceliklerine vakıf değilse bir seyirci, fotoğraflara bakmak hep kişisel zevklerle sınırlandırılır. ancak bu sergi bir proje. Steve McCurry'nin, yıllarca kullandığı filmin Kodak tarafından üretiminin durdurulması üzerine, "son ruloyu bana verin" dediği ve tüm masraflarını kendisinin karşıladığı bir yolculuğa çıkmasının hikayesi.
filmde anlattığı üzere başlangıçta hiçbir fikri yok Steve McCurry'nin. ne çeksem, ne yapsam diye kendini New York sokaklarına atıyor. Times Square'de gezinirken "yalnızca ışıkları gösteren ama hikayesi olmayan bir kartpostal çekmek istemiyorum" diyor. New York şehrinin anlamlı hikayesini oluşturmak için ilk karelerde Robert de Niro'yu fotoğraflıyor. daha sonra da portre çekme fikrine ısınıyor. fotoğraflara bakarken "neden Hindistan'da bu kadar çok fotoğraf çekmiş?" sorusunu soruyor insan ve cevabı filmde buluyor, "Kodachrome'un en önemli özelliği rengi şiirselleştirmesi ve bu sebeple de görsel ve kültürel olarak müthiş bir yer olan Hindistan'a gittim."
çalışma boyunca portre çekmek dışında belli bir fikir yok aslında aklında ve bu durumu "çalışmayı olabildiğince doğaçlama yaptık" diye açıklıyor. son kare, projenin ruhunu yansıtıyor, "dünyada Kodachrome yıkayan son fotoğraf laboratuarı Kansas Parsons'ta bulunuyor. son kare, bu şehirdeki bir mezarlıkta çekildi."
filmin başında ve sonunda iki kare var ki bana bir devrin gerçekten bittiğini hissettirdi. ilk karede, filmi makineye takarken Steve McCurry'nin yüzündeki endişe görünüyor, "bu işi binlerce hatta binlerce kere yaptım ama.." diyor. filmin sonundaki ikinci kare filmin banyosu sırasında yaşanan heyecanlı bekleyişin sona ermesini anlatıyor. dijital kamerayla çekim yapmaya alışmış birinin, hatta bu proje kapsamında da önce dijital makineyle pozlama yapan, görüntüden memnun kalınca Kodachrome ile çeken fotoğrafçının yaşadığı heyecanın tekrar yaşanmayacak olması. Steve McCurry de bu heyecanı özlemiş olacak ki "analog çekime geri dönüyorum" diyor gülerek.
sergide yer alan fotoğraflara Steve McCurry'nin internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Fotoğrafçının bir de blogu var. projeyi anlattığı blog yazısına ulaşmak için: The End of an Era - 1935 to 2010
sergide gösterilen filmi çok aradım ama bulamadım. onu ararken fotoğrafçıyla İstanbul Modern'de yapılmış bir röportajı buldum. izlemek için: Son Kodachrome Filmi - Steve McCurry
Wednesday, August 31, 2011
"cool kadınlarım" kayboldu, hükümsüzdür.
"cool kadınlarım" vardı benim eskiden, artık bir mesaja tav olan yalnız ve çaresiz kadınlar oldular. aynı masada defalarca oturduğum, benzer hikayeler yaşadığım ve benzer tepkiler verdiğim kadınlardı onlar. hayattan ve özellikle erkeklerden benzer şeyler bekliyorduk. birimiz bir hikaye anlattığında benzer tepkiler veriyorduk. birbirimizi öngörebiliyorduk. bu zamanlarda düzenli ilişkilerimiz vardı. masadan kalktığımızda yanına sığındığımız limanlar. sonra zaman geçti ayrılıklar başladı. birer birer pes etti beyler. biz kadınlar yine de bir aradaydık. ilişkilerimizin bitiş nedenleri benzerdi ve yine benzer şeyleri hedeflemiştik kendimize. sonra ne oldu bilmiyorum ama ben "cool kadınlarım"ı kaybettim. "asla bu adama bakmaz" dediğim adamların tekliflerini kabul eder oldular. kendilerine ilgi gösteren her mesaja yanıt verir oldular. ortamların en güzeli, en zekisi ve en beğenileni onlar oldu. herkes onları arzuluyordu. basit bir ego mastürbasyonu bu aslında ve kendini kandırmaca. "bana ne" dedim uzun süre, "herkes dilediği yalanlara inanmakta serbest nasıl olsa." bilenler bilir benim de doğrulanmayacağını bildiğim nice hikayelere bir umutla bağlandığımı çünkü. hayat işte, umut da fakirin ekmeği. ama nimetle oyun olmaz.
benim asla yapamadığım bir şey girdi birden hayatıma; ilişkiler ve de özellikle kadın-erkek ilişkilerinde oyunlar. "o mesaja şimdi cevap verme, keşke öyle demeseydin de şöyle deseydin" başladı. ben hayatı gelişine yaşayanlardan olduğum için adapte olamadım oyuna. ağzına geleni söyleyen biri için hamle hesaplamak bir azap. gözlemlediklerimden anladığımsa bu oyunu ne kadar canlı tutarsan o kadar var olduğun ve o kadar var olacağına inanan kadınların çokluğu.
peki hırsızın hiç mi suçu yok? bu oyun tek taraflı mı? elbette değil. bu oyundan haz alan adamlar var karşılarında.
"beni facebook'tan ekledi" zihniyetindeki ilkokul 3. sınıf adamlara ne demeli? facebook chat çıktı olayın tadı kaçtı zaten, "dur önce ekleyeyim, sonra birkaç mesaj gönderirim, klavye başında şövalyelik de kolay zaten." her şeyi lafta tutan adamlar oldular; ilgisini de sevgisini de icraate dönüştüremeyenler. gönderdikleri mesajların yanıtlarından 3 vakte kadarlı dilekler tutan, doğumgününde emrivakiler yapan, hediyelerle göz boyamaya çalışan, bir telefonla kıtalar arası yolculuk etmeyi göze alan, tanımadığı insanların evine tanımadığı insanların partisine giden, önce paketleri taşıyan uşak sonra da eve bırakan şoför olan ama bu oyunda hiçbir zaman "kazanan" olamayan adamlar. lâf dinlemeyen, işi inada bindiren, hayatı ve ilişkileri bir oyun olarak gören adamlar.
bu adamlar benim "cool kadınlarım"ı aldılar. yalnızlıklarından ve çaresizliklerinden korkan, kendileriyle asla başbaşa kalamayan ve hatta en büyük korkuları bu olan kadınlar oldular. bir filme yalnız gitmek yerine kendisini güldüren bir adamla gitmeyi tercih eden, işi kendisi tamamlamak yerine adama yaptırtan kadınlar. burnu düşse eğilip oradan almayacağını bildiğim kadınlar, 30 yaş bunalımından mıdır bilmiyorum, "asla yapmaz" denilen her şeyi "oyun" için yaptılar. türlü ödüller vaat ettiler ve bunun için türlü ödünler verdiler.
uzaktan izledim onları. anlamlandırmak için sorular sordum, yorumlarını dinledim. yardımcı olacağını umut ettiğim yorumlarda bulundum. dün akşama kadar..
tövbe ettim dün akşam ben. "bir daha hiçbir oyun ve oyundaki oyuncularla ilgili konuşmicam" dedim. çünkü hayat nasıl bir tiyatro sahnesi değilse, ilişkiler ve özellikle de kadın-erkek ilişkileri bir oyun değil bence. oyunlarda insanların rolleri vardır, önceden belirlenen replikleri. oyuncu o replikleri söylerken kendi değildir, bir karakteri canlandırır. ilişki bir oyunsa eğer hesaplar başlar. hesaplar başladığında "ben saçımı süpürge ettim, sen karşılığında ne verdin?" denilir.
işte o yüzden bu hesaplardan haz alan, ilişkiyi bir tür alışveriş olarak gören ve "I love this game" diyenlerden ricam, oyununuzu lütfen kendi evinizin önünde oynayın.
Labels:
halet-i ruhiyem,
ilişkiler
Sunday, May 1, 2011
Derda'nın hissettirdikleri ve mezar ziyareti
Hakan Günday'ın AZ'ını okuduktan sonra koşarak babama gittim. günlerce mezarlıkta yaşadım Derda ile ne de olsa. kitabın olağanüstü kurgusu, dili, vurguları hepsi bir yana, mezarlığın mekan olarak işlenmesi beni epey düşündürdü. bu ülkede mezarlık ürkütücü bir şey ne de olsa.
aylar önce, yine sıradan bir haftasonu gününde babama gitmiştim. dönüşte arkadaşım aradı. "ne yapıyorsun?" dedi, "babama gittim, dönüyorum eve" dedim. dondu kaldı telefonda. "neden gittin?" dedi. "neden gitmeyim?" dedim ben de. "hayır yani bugün şey mi?" dedi. o zaman anladım derdini. babamın ölüm yıldönümü mü diye soruyordu. çünkü biz toplum olarak mezarlara sadece ölüm yıldönümlerinde gitmeye alışkınızdır. gerisi tuhaf, hatta hastalıklı gelir.
bense "geçerken uğradım" diyorum babama. alışverişe giderken, ya da herhangi bir yerden dönerken. ama en çok huzursuz olduğumda. mezarlık yoluna girdiğim an heyecanlanıyorum. arabayı koyduğum yerden mezar taşını okuduğumda dünya duruyor. o zaman sadece ben ve tuğrişçim varız. kısa birkaç cümle kuruyorum. ama en çok ona "iyiyim, iyiyiz merak etme" diyince rahata eriyorum. babamın yanında annemin babası. dedeme de "mübo da iyi" diyorum. o sırada mübo'nun son maceraları geliyor aklıma, gülümsüyorum. sonra müş, selahattin enişte, kuvvet enişte ve mami'yi anıyorum. mezarlıklardan sorumlu amca geliyor o sırada. "hoşgeldin" diyor gülerek. çiçekler üzerine laflıyoruz biraz. o mezarlığı suluyor. ayrık otlarını topluyor annem. hep aynı cümle kuruluyor "baş taraftaki ağaç tuttu da, ayakucundaki bir türlü tutmadı. kökü betona mı geldi ne, yamuk duruyor o". dedemin pembe gül ağacı tomurcuk vermiş, onları gösteriyoruz birbirimize. babamın kırmızı gül fidanı tuttu, ama sarı olan koptu. yeniden dikeceğini söylüyor amca.
amca babamla dedeme çok iyi bakıyor. ne zaman gitsek yemyeşil ve tertemiz. o görüntünün insana ne hissettirdiğini bildiğimden galiba Derda'nın mezarı temiz tutmak için verdiği çabayı o kadar derinden hissettim ki. mezarı temizleyemediğinde onun hissettiği suçluluk duygusunu..
koşarak gittiğim mezarlıktan yavaş hareketlerle ayrılıyorum. o yeşillik, kuş sesleri, uzaktan görünen deniz ama en çok da tuğrişçimin orada olduğunu bildiğimden saatlerce oturabilirim orada. hani bir sandalye çeksem de şurada biraz kitap okusam duygusu vardır ya, tam da o. "görüşürüz" diyip arabaya biniyorum. görüşücez çünkü, biliyorum.
aylar önce, yine sıradan bir haftasonu gününde babama gitmiştim. dönüşte arkadaşım aradı. "ne yapıyorsun?" dedi, "babama gittim, dönüyorum eve" dedim. dondu kaldı telefonda. "neden gittin?" dedi. "neden gitmeyim?" dedim ben de. "hayır yani bugün şey mi?" dedi. o zaman anladım derdini. babamın ölüm yıldönümü mü diye soruyordu. çünkü biz toplum olarak mezarlara sadece ölüm yıldönümlerinde gitmeye alışkınızdır. gerisi tuhaf, hatta hastalıklı gelir.
bense "geçerken uğradım" diyorum babama. alışverişe giderken, ya da herhangi bir yerden dönerken. ama en çok huzursuz olduğumda. mezarlık yoluna girdiğim an heyecanlanıyorum. arabayı koyduğum yerden mezar taşını okuduğumda dünya duruyor. o zaman sadece ben ve tuğrişçim varız. kısa birkaç cümle kuruyorum. ama en çok ona "iyiyim, iyiyiz merak etme" diyince rahata eriyorum. babamın yanında annemin babası. dedeme de "mübo da iyi" diyorum. o sırada mübo'nun son maceraları geliyor aklıma, gülümsüyorum. sonra müş, selahattin enişte, kuvvet enişte ve mami'yi anıyorum. mezarlıklardan sorumlu amca geliyor o sırada. "hoşgeldin" diyor gülerek. çiçekler üzerine laflıyoruz biraz. o mezarlığı suluyor. ayrık otlarını topluyor annem. hep aynı cümle kuruluyor "baş taraftaki ağaç tuttu da, ayakucundaki bir türlü tutmadı. kökü betona mı geldi ne, yamuk duruyor o". dedemin pembe gül ağacı tomurcuk vermiş, onları gösteriyoruz birbirimize. babamın kırmızı gül fidanı tuttu, ama sarı olan koptu. yeniden dikeceğini söylüyor amca.
amca babamla dedeme çok iyi bakıyor. ne zaman gitsek yemyeşil ve tertemiz. o görüntünün insana ne hissettirdiğini bildiğimden galiba Derda'nın mezarı temiz tutmak için verdiği çabayı o kadar derinden hissettim ki. mezarı temizleyemediğinde onun hissettiği suçluluk duygusunu..
koşarak gittiğim mezarlıktan yavaş hareketlerle ayrılıyorum. o yeşillik, kuş sesleri, uzaktan görünen deniz ama en çok da tuğrişçimin orada olduğunu bildiğimden saatlerce oturabilirim orada. hani bir sandalye çeksem de şurada biraz kitap okusam duygusu vardır ya, tam da o. "görüşürüz" diyip arabaya biniyorum. görüşücez çünkü, biliyorum.
Labels:
halet-i ruhiyem,
kitap
Monday, February 21, 2011
bugünün soundtrack'inde #1
yazsam buraya hızlı hızlı.
içimde biriken küfürleri, lanetleri, duaları yazsam buraya tek tek.
kime nasıl kızdığımı, canımı nasıl yakmaya çalıştıklarını bir bir sıralasam şuraya.
bir şey olmaz.
o zaman?
müziği açarım sonuna kadar.
başlarım soldan sağa, sağdan sola salınmaya..
sonra zıplamaya.. ve haykırmaya!
içimde biriken küfürleri, lanetleri, duaları yazsam buraya tek tek.
kime nasıl kızdığımı, canımı nasıl yakmaya çalıştıklarını bir bir sıralasam şuraya.
bir şey olmaz.
o zaman?
müziği açarım sonuna kadar.
başlarım soldan sağa, sağdan sola salınmaya..
sonra zıplamaya.. ve haykırmaya!
All the people on the street, I hate you all
And the people that I meet, I hate you all
And the people that I know, I hate you all
And the people that I don't, I hate you all
Oh, I hate you all
And the people that I meet, I hate you all
And the people that I know, I hate you all
And the people that I don't, I hate you all
Oh, I hate you all
Labels:
halet-i ruhiyem
Subscribe to:
Posts (Atom)















