yazsam buraya hızlı hızlı. içimde biriken küfürleri, lanetleri, duaları yazsam buraya tek tek. kime nasıl kızdığımı, canımı nasıl yakmaya çalıştıklarını bir bir sıralasam şuraya. bir şey olmaz. o zaman?
müziği açarım sonuna kadar. başlarım soldan sağa, sağdan sola salınmaya.. sonra zıplamaya.. ve haykırmaya!
All the people on the street, I hate you all And the people that I meet, I hate you all And the people that I know, I hate you all And the people that I don't, I hate you all Oh, I hate you all
aslında yazmayacaktım. sonuçta benim tercihim o korkunç kitapların hepsine para vermek ve vaktimi boşa harcamak. yani merak zararlı bir şey. cebine zarar, beynine zarar, sinirlere zarar. her kitaptan sonra içindeki zırvalıkları boşverip "bari biri okusaydı da yazım hatalarını düzeltseydi" dedim.
Pucca, Sami Hazinses, Onur Gökşen ve en son Pink Freud.. Dizüstü edebiyat akımından bahsediyorum. bir hızla kendi yarattıkları dünyanın kahramanı olan bu insanların diyarında neler oluyor?
meğer "ben senden daha güzelim" bloggerları sonunda birbirlerini yemeye başlamışlar. bu işin "mucidi" cem mumcu da, bir tür kriz yönetimi olarak, "bakın aslında ne kadar da mutluyuz, gidenler gitsin kalan sağlar bizimdir" temalı partiyi düzenledi geçen hafta.
benim söylemek istediğim, psikolog cem mumcu'nun feci çuvalladığı. bu insanların klavye şövalyeliklerinin gerçek hayatta bir karşılığının olmamasının yaratacağı hüsranı öngöremedi. sonuçta hepsi sıradan birer insandı. sıradan yazılar yazıyorlardı. yazdıkları sıradan "ama" komik, eğlenceli, düşündürücü ya da hepimizin hayatının bir parçası oldukları için çok okunuyorlardı. bu insanlara "hadi şimdi de bir kitap" yazın dendiğinde, başka bir kalıba girmeye zorlandılar, olmadı. o kalıp tutmadı. yazılanlar sahiciliklerini yitirince okuyucular hoşlanmadı. okunma oranını arttırmak için yapılan imza günleri, sokak partileri derken.. pink freud'un çıkardığı rezalet!
geçenlerde Semih Kaplanoğlu filmleri haftası düzenledim kendime. timaş yayınlarından çıkan sette hem üç filmin dvd'si hem de Uygar Şirin'in yönetmenle yaptığı nehir söyleşisi kitabı var. filmleri izlerken, söyleşide yönetmenin dünyasının kapılarını aralama fırsatım oldu böylece.
beni nasıl etkilediğini basite kaçmadan anlatmam mümkün olur mu bilmiyorum. belki o yüzden anlatmamayı tercih edeceğim bu sefer. (uygar şirin'in üçlemedeki filmlerin analizini okuduktan sonra hele..)
ama şunu fark ettim ki bu setin beni bu kadar etkilemesi sanırım beni sosyoloji okuduğum günlerde hissettirmesi. bir teori metnini anlamak için yanında başka okumalar yapmak zorunda kalırdım. o okumaları yaparken de farklı farklı teoriler ve teorisyenlerle tanışırdım. üç filmi peşpeşe seyrederken kitabı okumak tam da buydu aslında. uzaktan baktığım bir sinema türünün derinliklerini anlamaya başlamıştım bu set sayesinde. sadece kendi filmleri üzerine değil, sinema tarihi ve dünya görüşü üzerine anlattıklarıyla da birçok düşünce uyandırdı kafamda.
bence semih kaplanoğlu sinemasının kilidi şu soru-cevapta açılıyor:
"zamanın nasıl geçtğini anlamadım" sözüyle bir meseleniz var galiba. "Sinemaya gittik, eğlendik, hoşça vakit geçirdik" deniyor. Ben dahil pek çok yönetmen, zamanın nasıl geçtiğinin anlaşılmadığı filmler yapmıyoruz. O yüzden bu söz garip geliyor bana. Ne diyebilirim? Benim filmimde zamanın nasıl geçmediğini anlayacaksınız.
bütün her şey bir yana, yusuf üçlemesi ve semih kaplanoğlu şu cümleyle var olacak benim için: "istediğimiz şey olmazsa ne yapalım? evde oturur kitap okuruz biz de"
bazı şeyler vardır, ilk bakışta onu seveceğinizi anlarsınız. bazı insanları sırf bakışlarından seversiniz, bazı kitapları isimlerinden, bazı filmleri konularından.. daha önceki deneyimleriniz zaten rehberinizdir seçimlerinizde. ben de 5. Kat dvd'sini görünce "kesinlikle çok sevicem ben bu filmi" diye aldım ve sonunda hiç de şaşırmadım.
Yasemin Alkaya'nın "işte sıradan bir gündü" dedirten oyunculuğu, restoranlarda hep kapalı kapılar ardında kalan "mutfak muhabbetleri", yıllardır içimde bir yerlerde sakladığım "bırakıp her şeyi bir mekan mı işletsem yahu" duygusu kilitledi beni filme.
5. kat, bilenler bilir, Yasemin Alkaya'nın 11 yıldır Cihangir'de işlettiği bir restoran. "dükkan" diyor filmde birkaç kere, çok seviyorum. büyük-küçük ya da verdiği hizmet fark etmez, dükkan işte.
her gün gidilecek, baştan aşağı kontrol edilecek, eksikler giderilecek, aksaklıklar çözülecek, müşteri memnun edilecek. her gün sil baştan.
hizmet sektöründe çalışanlar bilir müşteriyle uğraşmanın ne kadar zor olduğunu. "mutfakta" ne olursa olsun, asla yansıtamazsınız müşteriye. ayrıca müşteri her daim haklıdır. itiraz edemezsiniz. tatil köyünde çocuk klubünde çalışırken kafama vura vura öğrettikleri ilk şeydi bu; müşteriyle tartışamazsın ve hatta müşterinin önünde kimseyle tartışamazsın. biri geceden kalmadır, çıkamaz odasından, sen koşarsın; öteki havaalanına gider, onun işini sen yaparsın; çocuklar ağlar, başa çıkılamaz, sen koşar susturursun... her şey olağan aksaklığıyla devam ederken bir anda çocukların aileleri gelir. hepsinin derdi ayrıdır ve hepsi en çok kendi çocuklarının sevilmesini ve onunla ilgilenilmesini ister. sen de koşulsuz yaparsın. her çocuğun anlatılacak bir hikayesi olmalıdır. her çocuk ailesine o günden bir hikaye anlatmalıdır. senin görevin de o hikayeyi yaratmaktır. şef gelirdi gün içinde, "iyi misiniz? ben iyi değilim. çünkü çocukların ağızları kulaklarına gelmeli" der giderdi. çocuklar gülerse, aileler de gülerdi.
5. katı izlerken hep o günler geldi aklıma. çocukları gösteriye hazırlarken yaşadığımız sıkıntılar; kostüm-makyaj stresi; denizde, karada, oyun odasında eğlendirme çabalarımız... ödül töreni yapılacak, birinin o diplomaları yazması gerekiyor, şekerler nerede, neden hala alınmadı, müzik sistemini kurdunuz mu, bahçeyi süslediniz mi, ikramlar geldi mi...
bir gün kıyı kasabasına yerleşip restoran açma hevesinde olanlar bir kez daha düşünsünler filmi izlerken. sular akmayacak, asansör bozulacak, kasapta istediğiniz et kalmayacak ve hatta şefiniz bir gün size olan aşkına karşılık bulamadığı için bırakıp gidecek. kadın olmak her daim, her sektörde zor. erkeklerle iş yapıyorsanız daha da zor. öncelikle sizi bir sex objesi olarak görmemelerini sağlamalısınız. ya kadınsı görünüşünüzden taviz vereceksiniz, ya da otoritenizden asla taviz vermeyeceksiniz. bir şeye sinirlendiğinizde haklı olup olmamanız değil, kadın olmanız dert olacak. kadın gene kapris yaptı, kadının gene periyodu yaklaştı... ne kadar tanıdık değil mi?
3 ay boyunca her akşam mutfağa giriyor Yasemin, 3 ay boyunca her akşam 100 kişiye yemek yapıyor. başlangıçlar, ara sıcaklar, ana yemekler birbirine girmeden çıkmalı o mutfaktan. kim sağlayacak bu düzeni? şef. şef nerde? işletmeciye aşıktı, karşılık alamayınca onu cezalandırdı, işi bıraktı gitti.
gece sona erer, bir yandan garsonlar ortalığı toparlar, Yasemin elinde kadehi Boğaz manzarasına bakar.. "Bir gün olur ya 5. kat hayatımdan çıkarsa, bazen düşünüyorum acaba en çok neyini özlerim, ya da özler miyim, ya da en çok nasıl hatırlarım 5. Kat'ı. İskambil kağıdıyla ev kurmaya benziyor. Her gün her şeyi yeniden yapıyorsun ve ikinci katı çıkma şansın hiç yok. Her gün aynı şeyleri baştan yapmak zorundayız. Bir gün elektrik gidiyor, bir gün doğalgaz yok, bir gün asansör bozuluyor, bir gün en güvendiğin personel gelmiyor. 3 aydır mutfaktayım, çünkü aşçım kaçtı. Ama bu problem için yapabileceğim hiçbir şey yok."
şöyle diyor benim zihnim de o anda "oturup yemekleri benim yapmam dışında."
5. Kat dvd (2005) Yapımcı-Yönetmen-Senarist-Oyuncu Yasemin Alkaya
Facebook çeşitli üniversite öğrencilerini sosyal ağlarla bir araya getiren çevrimiçi bir rehberdir. Facebook’u şunları yapmak için kullanabilirsiniz: Okulunuzda okuyan kişileri aramak; Kimlerle aynı sınıfta olduğunuzu öğrenmek; Arkadaşlarınızın arkadaşlarını görmek; Sosyal ağınızı görüntülemek.
Kaydolmak için, aşağıdaki bölümü tıklayınız. Kaydolduysanız, giriş yapabilirsiniz. (s.80)
4 Şubat 2004’te Harvard Üniversitesi Kirkland öğrenci yurdunda Mark Zuckerberg hazırladığı internet sitesini arkadaşı Eduardo Saverin’e gösterdiğinde böyle yazıyordu sayfada.
Peki Facebook gerçekte neydi, ne için kurulmuştu ve sonra neler olmuştu?
Yakında sinemada filmini (The Social Network) de izleyebileceğimiz “Kazara Milyarder” isimli kitapta Ben Mezrich bu soruları yanıtlamaya çalışıyor. İki arkadaşın yollarının nasıl kesiştiğini, süreçte hangi rolleri üstlendiklerini, Facebook fikrinin ortaya nasıl çıktığını ve bir başarının arkadaşlıkları nasıl yok edebildiğini tartışıyor.
6 yıllık hikayeyi birkaç cümlede özetlemek elbette ki mümkün değil. Zaten bu hikayeyi okuyabileceğiniz, yukarıda bahsettiğim kitap dahil, birçok mecra varken bu yazının amacı da o değil. Bu yazı, bu satırları okuyan hemen hemen herkesin de bir sayfasının olduğu Facebook sitesinin temel amacının ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Eğer bu amacı anlayabilirsek, bugün insanların saatlerini harcadıkları bu sitenin kullanımını da değerlendirebiliriz. Bu yazı, bu satırları okuyan hemen hemen herkesin bir parçası olduğu sosyal medya bağımlılığının arkasında yatan felsefeyi anlamaya çalışıyor; neden sürekli statümüzü güncelliyor, profil fotoğraflarını değiştiriyor ve fotoğraflarımızı bu sitede paylaşıyoruz? Dikizlediğimizi biliyoruz ve dahası dikizlendiğimizi biliyoruz. Böylece mahremiyetin ortadan kalktığını, internet sayfasına konulan hiçbir şeyin evrende yok olmayacağını da biliyoruz. Bizi Facebook’tan uzaklaşmaktan alıkoyan ne?
Ben iki olguyla açıklayabildiğim iki unsur tespit edebildim ki bunlardan biri zaman ve mekan, diğeri de bireylerin utangaçlığı ve de üşengeçliği.
Bugün o kadar çok şeyle uğraşıyoruz, gün içinde o kadar çok uyarıcıya cevap vermek zorundayız ki bir de çıkıp sosyalleşecek vaktimiz olmuyor. Hepimizin programları çok yoğun; aynı anda birkaç şeyle birden uğraşmak zorundayız ve her birinde en iyisi olmak için çok çalışmak zorundayız. Öte yandan, küreselleşme hepimizi dünyanın başka uçlarına serpiştirdi. Birbirimizi bulabileceğimiz, birbirimizden haber alabileceğimiz, yapacağımız güncellemelerle aranın açılmasına izin vermeyeceğimiz yegane yer oldu Facebook.
Bize yepyeni bir insan olma imkanı, sonsuz özgürlük sağlayan Facebook utangaçlık ve üşengeçlik için de bir çare. Karşı cinsten birini gördüğünde lal olan kişi ekran başında kendini rahatça ifade edebiliyor. Kimi zaman hile yapıyor başkalarının cümlelerini yazıyor statüsüne ya da fotoğraflarını koyuyor profil resmine ama sonuçta “kazanabileceğine” dair bir umut taşıyor. Her zaman hilekar olmasına da gerek yok, Facebook sağladığı çeşitli uygulamalarla, video ve haber paylaşımı gibi, kendinizi olduğunuzdan daha “cool” gösterebileceğiniz bir alan. Bütün bunları evinizde oturup klavyenin başında soğuk biranızı içerken yapabiliyorken giyinip sokaklara çıkmanın ne anlamı var? Özellikle de amacınız sadece karşı cinsle flört etmekse, Facebook size her şeyi bedava ve koşulsuz sunuyorken, sokaklarda para harcamaya ve çeşitli kurallara uymaya ne gerek var?
Taylor ve Cameron Winklevoss kardeşleri, “Kazara Milyarder” kitabında, Facebook fikrini Mark’ın aklına sokan kişiler olarak görüyoruz. Bu ikiz kardeşler Harvard kürek takımındalar ve çok yoğun antreman programları var. Dolayısıyla sosyal yaşamları üye oldukları okul kulübü dışında sıfıra yakın ve bu durumdan kurtulmak için Harvard Connection isimli bir site kurmak istiyorlar. Mark’ı da bu sitenin yazılımcısı olarak görevlendiriyorlar. Mark onları oyalarken Thefacebook.com’u Eduardo’nun finansal desteğiyle kuruyor. Bu siteye üye olmak için harvard.edu ile biten bir mail adresinizin olması gerekiyor. Dolayısıyla ilk başlarda Facebook sadece Harvard öğrencilerine yönelikti. Talep artınca site önce diğer Amerikan üniversitelerine, daha sonra da liselerine açıldı. Bugün dünyanın 3. Büyük ülkesi olabilecek denli nüfusa sahip olan Facebook felsefesini Winklevoss kardeşlerin Harvard Connection sitesini tanımlamalarında bulmak mümkün aslında:
Taylor ve Cameron, Harvard’ın seçkin öğrencileri olarak üniversitedeki sosyal hayatın ne denli sıkıcı olduğunun farkındaydılar. Kendileri gibi kızlarla tanışmaya hazır erkekler asla yeterince kızla tanışacak fırsatı bulamıyorlardı, çünkü onları kampüste popüler yapan işlerle uğraşmak zorundaydılar. Sosyal hayatı renklendirmeye yönelik bir web sitesi bu sorunu çözebilir, kızlarla erkeklerin tanışabileceği bir ortam yaratabilirdi. (s.32)
Winklevoss kardeşlerin hayallerini Mark gerçekleştirdi ve Silikon Vadisi’nin gözde çocuğu oldu ve 25 yaşında da dünya zenginler listesine girmeyi başardı. İdolü Bill Gates gibi Harvard’ı bıraktı ve kendini tamamiyle bu siteye adadı. Site onun için arkadaşlarından da önce geliyordu. Bugün Facebook birçok kişi için arkadaşlarından da önce gelmiyor mu? Yüklediğiniz bir fotoğraf ya da videonun kaç kişi tarafından beğenileceği, kaç kişinin bunu paylaşıma sokacağı, yorumlarınızın kimler tarafından takip edildiği arkadaşlıklardan daha önemli oldu.
Kampüs hayatını çevrimiçi dünyaya taşımayı hedefleyen Facebook kampüs hayatını sıfıra indirdi neredeyse. Facebook’un yarattığı bu çevrimiçi sosyal medya çılgınlığı diğer birçok sitenin kullanımını da arttırdı. Hem kullanıcı sayıları arttı, hem de sitelerin kullanıcılara sunduğu uygulamalar.
Bugün sadece Facebook’la sınırlı değil sosyal medyada görünürlüğümüz, karşı cinsle flörtlerimiz, liderlik denemelerimiz. İlk başta, herkesin fikrini özgürce anlattığı bir alan olarak, bloglar girdi işin içine. Daha sonra da mikro-blogging olarak Twitter. Tanımadığımız takipçiler kazandık hepimiz. Gerçek hayatta hiç görmediğimiz ama başımıza gelen hikayeler vasıtasıyla sürekli olarak yazıştığımız takipçiler listemiz oldu. Farklı alanlardaki görünürlülüğümüzü farklı alanlarda verdiğimiz linklerle destekledik. Burada bir şey yazıyorsak, otomatik olarak orada da çıkmasını sağladık. Çevrimiçi savaşlar yaşadığımız günümüzde temel sorunumuz en çok hangimizin göründüğü, en çok hangimizin fikrinin görüneceği, en çok hangimiz beğenileceği, en çok hangimizin fikrinin paylaşıma sokulacağı oldu.
Mark Zuckerberg’in adını duyurduğu ve Harvard’da ün kazandığı ilk site Facebook değil, Facemash aslında. Harvard Üniversitesi’nin bilişim sistemindeki açıklardan yararlanarak bütün öğrencilerin fotoğraflarını korsan yollarla indirdikten sonra bu siteye yüklemiş ve kız öğrencilerin fotoğraflarını oylamaya açmıştı. Oylara göre kampüsün en güzel kızları listesi oluşuyordu. Kızlardan yana dertli olduğu bir gecede hazırlamaya başladığı ve bütün hazırlık aşamasını blog sitesinde dakika dakika duyurduğu Facemash sitesini şöyle açıklıyordu Mark:
Buraya görüntümüz sayesinde mi dahil olduk? Hayır. Peki, görüntümüzle ilgili bir değerlendirmeye tabi tutulacak mıyız? Evet.
Facebooktan, bloglara, oradan twittera ve daha başka sosyal medya sitelerine doğru yol alırken çevrimiçi savaşlar görüntülerden cümlelere geçildi. Artık insanları dış görünüşleri için değil fikirleri için takip ediyoruz. Hatta “twitter sadece yediğiniz içtiğiniz şeyleri yazmanız için yok, boş boş şeyler yazmayın” diye birbirimizin yazı alanlarına ve tercihlerine müdahale ediyoruz. Dolayısıyla sosyal medyada var olan görünürlük savaşlarına dair şu soru takılıyor aklıma bitirirken:
Buraya fikirlerimizle mi dahil olduk? Hayır. Peki, fikirlerimizle ilgili bir değerlendirmeye tabi tutulacak mıyız? Evet.
"Kazara Milyarder" bugün içinde bulunduğumuz sosyal medya çağının felfesini ve yaradılışındaki acımasızlık ve gözükaralığın anlaşılması için okunması gereken bir kitap. Sonuna eklenilen Yardımcı Kaynaklar listesiyle okumalar da çoğaltılabilir. Meraklılara önerilir. Kazara Milyarder Ben Mezrich Doğan Kitap, Eylül 2010, 208s.
Notlar: 1. Mark Zuckerberg'in kendi Facebook sayfası var. Gelişmelerle ilgili haberler yer alıyor. Takip için: Like Mark Zuckerberg
sosyal medya çıktı çıkalı okuma ve yazma sayılarımız düştü. daha az yazıyor ya da daha az okuyor değiliz. tam tersine, sürekli yazıyoruz ve sürekli okuyoruz ama kelime sayılarımızı azalttık. kısa cümleler kuruyoruz artık. gündelik hayatımızı sık sık ve kısa kısa yazıyoruz.
uzun hikayelere tahammülümüz kalmadı artık. giriş-gelişme-sonuç istemiyoruz. "ne söyleyeceksen uzatma, hemen söyle, yoksa seni takipten vazgeçerim" diyoruz.
markaların tüketici tepkileriyle birebir karşılaştıkları ve bu sebeple sürekli kontrol altında tuttukları bu alanlar sadece pazarlama pratiklerini etkilemedi aslında. herkesin sosyal medyada yazdığı, dünün sıradan insanlarının bugünün "liderleri" olduğu bir dönemde, gazetecilik, habercilik, komedyenlik ve hatta meslekler sıralamasında en ulaşılamayan konumda olan, bir nevi kendi gettosu içinde akıp giden, edebiyat bile kendini tehdit altında hissediyor.
dizüstü edebiyatı duydunuz mu? Cem Mumcu bir gün gidiyor ve Türkiye'nin en çok takip edilen 3 blogun yazarlarını biraraya getiriyor ve onlara diyor ki "kitap yazın!"
3 blogun da yazılma amacı farklı, tarzı farklı, kitlesi farklı. tek ortak noktaları "en çok okunan"
olmak olan bu blog yazarları başlıyorlar kitapları üzerine çalışmaya; önce Pucca yerini alıyor raflarda, bu ay Samihazinses ve gelecek günlerde de her boku bilen adam. kitapların yayınlandığı Okuyanus yayınevi hemen yeni bir başlık yaratıyor bu kitaplar için: dizüstü edebiyat.
dizüstü edebiyatın dikkat edilmesi gereken ilk noktası yayınevinin bu yeni edebiyat türünü nasıl konumlandırdığı: "sıkıcı kitaplardan, klişelerden bıkanlar için artık ohh deme zamanı." benim itiraz ettiğim noktayı Asu Maro net bir şekilde yazmış Milliyet Cadde'de: "Bir şeyi övmeye çalışırken bir başka şeyi dövmek, hele hele kitapları ‘sıkıcı’, ‘eğlenceli’ diye kategorize etmek bir yayınevine pek yakışmıyor. Okumaktan tek beklediğimiz bizi güldürmesi olmasa gerek, hepsinin yeri ayrı. Sapla samanı, popüler kültürle gerçek edebiyatı birbirine karıştırmasak keşke."
ben her zamanki gibi iki ustadın görüşlerine bakarak değerlendiriyorum bu süreci: dizüstü edebiyatı Benjamin'e sorsaydınız "bir tür demokratikleşme" derdi. Hemen karşı çıkardı Adorno ve "edebiyat popülerleşiyor" derdi. yeni bir tartışma başlar mıydı aralarında bilemiyorum. ama bana kalsa edebiyat yazılarını biçem, içerik, tür olarak sıralandırır ve sınıflandırırken, bilgisayarlarda ve hatta cep telefonlarında iki iş arasında yazılan, okunması için çeşitli anahtar kelimelerin bilerek kullanıldığı ve yazım kurallarını kuralsızlıkla açıklayan, ama kısa oldukça güzel olan bu yeni "edebiyat türü"ne kayıtsız kalamazlardı.
ben de tam ikisinin ortasında bir yerde duruyorum galiba, en optimist halimle belki de. blog okuyucularını kitaplarla tanıştıran dizüstü edebiyat neden bu insanlara kitap okuma zevkini tattırarak onları blog okuyuculuğundan kitap okuyuculuğuna yönlendirmesin ki?
son olarak, 140 karakterde, şunu demek istiyorum ve üstelik bir de görsel ekliyorum; blog okumaktansa daha çok kitap okuyun!www.chiydempic.com
başarılı markaların arkasında bulunan reklam ajanslarını, PR şirketlerini düşünüyorum ne zamandır. aslında olmayan bir şeyi, varmış ve hatta onu muhakkak kullanmalıymışız gibi gösteren mesajları düşünüyorum.
yerel ve uluslararasının içiçe geçtiği, yerel sanılan markaların arkasında uluslararası firmaların farklı yüzdelerle nasıl yer aldığını düşünürken 10 sene önce yazılmış bir yazıya denk geldim:
"Türkiye'de bir reklam ajansı Amerikan rüyasını Türkleştirme savıyla milliyetçi bir kampanya yürütüyor. Bu reklam ajansının sahibi olan grup ABD'de borsada işlem görüyor. Anti-Amerikan reklam kampanyası ile kazanılan ticari artı değer Amerikan veya İngiliz borsasındaki muhtemelen hiçbirisi Türk olmayan yatırımcılara gidecek. En azından teorik olarak. Gelişmekte olan bir ülkede Anti-Amerikan kampanya ile para kazana bir Amerikan şirketi. Müthiş tuhaf bir durum. Çelişki ve çıkmazlarıyla tam da dünyanın bulunduğu yeri söylüyor" (s.26).
Vural Çakır'ın 2003 yılında MediaCat'in 10.yılı şerefine çıkardığı Marka Dolu Marka kitabında yer alan bu örnekte bahsi geçen kurum Young&Rubicam/Reklamevi ve sözkonusu reklam da ColaTurka reklamı şüphesiz. Reklamda oynayan ve Türk mucizesiyle "aydınlanan" Amerikalı da Chevy Chase!
bu yazı Cola Turka'nın markalaşma yolunda geçirdiği 7 senelik deneyimi satış raporları, memnuniyet analizi vb unsurları da tartışarak zenginleştirilebilirdi. ancak şimdilik dikkat çekmek istediğim temel nokta yerel markaların yerelliklerini vurgularken ulusaşırı kimlikler barındırmalarıdır; gönderilen mesajlar ve göndericiler.
bir reklam filminden daha çok kısa metrajlı bir film gibi kurgulanan 2003 yapımı "açılış" reklamında ince ince vurgulanan Türk motifleri hangileridir diye düşünürseniz, filmi izlemenizi öneririm.
Cola Turka'nın bütün TV reklam kampanyaları ve ilanları için tıkla.
sinemadayız. ara oldu. bir anda Obama'nın sesi doldu salon. sonra da tanıdık bir ses. ama ingilizce konuşuyor. kafamı bir kaldırıyorum Haluk Bilginer.
bu ne yahu dememe fırsat olmadan anlıyorum ki Mahsun Kırmızıgül'ün yeni filmi New York'ta 5 minare'nin fragmanı oynuyor.
Mahsun sinemacı oldu. yeni bir kimlik peşinde koştuğunu söyleyenler var. ben onlara pek katılmıyorum. adamın derdi var bu memleketle. kardeş kardeşi vuruyor diye türkü söylerken de bunu anlatıyordu, güneşi gördüm filminde de.
beyaz melek çok bildik bir hikayeydi, belki hiçbir yenilik yoktu ama güneşi gördümü sevmiştim ben. tek kusuru birçok konuyu tek bir filme sığdırmaya çalışmasıydı. köy boşaltma, göçmenlik, istanbul'da sefalet, kadınların çok çocuk doğurmaları, mayınlara basıp sakat kalan askerler, pkk ve yöre halkının ilişkisi, eşcinsellik.. hepsi yarım kalmış hikayeler gibi geldi bana.
new york'ta 5 minareyi merak ediyorum. ama en çok mahsun'un senaryosunu kendi yazdığı ve kendi çektiği filmlerde oyuncu seçimini merak ediyorum.
hikaye senin, senaryo senin ve diyorsun ki bunu en iyi ben çekerim. tamam. peki neden oynuyorsun? bu memleketin en iyi oyuncularını biraraya getirebiliyorsun, insanları yaptığın işe ikna edebiliyorsun, neden peki bu oyunculuk ısrarı. hele de mustafa sandal nedir? new york'ta 5 minare diyorsun, büyük prodüksiyon diyorsun, dedektiflik rolüm var diyorsun ve başrollerde mahsun kırmızıgül ve mustafa sandal.
babanızın son kez yattığı kaldırımdan tekrar tekrar geçmek zorunda kaldınız mı? babanızı sizden alan adamın yüzüyle defalarca karşılaştınız mı? babanızı sizden alan insanlarla aynı havayı soludunuz mu? babanızı sizden alanların alma gerekçelerini dinleme zulmüne maruz kaldınız mı? doğduğunuz, büyüdüğünüz, yaşadığınız toprakları bırakıp gitmeyi hiç düşündünüz mü? hiç bir yeri terk etmeniz istendi mi sizden? içiniz öfkeyle doluyken nefes almaya çalıştınız mı? aldığınız her nefeste biraz pişmanlık hissedip, biraz umut yeşertmeye çalıştınız mı? her gün babanız için yaşamaya çalışmak, her gün babanızın hakkını aramak için uğraşmak ama hep duvara çarpmak, hep haksızlıklara maruz kalmak duygusunu hissetiniz mi ömrünüzde bir defa? babanızın anma toplantılarına gittiniz mi? o kalabalığı görüp bir nebze olsa rahatlayıp, ardından o kalabalığın bir anda yok olacağını hatırlayarak içinizi sıkıntı bastı mı hiç? siz hiç ömrünüzü bir zamana takılı bırakıp yaşamaya çalıştınız mı? o anı sürekli kafanızın içinde geçirip, olanın bitenin hesabını yapmaya, muhakemesini çıkarmaya çalıştınız mı siz hiç?
sizin hiç babanız öldürüldü mü? yaşama inat yaşamaya çalışmanın ne olduğunu tartıştınız mı siz hiç?
ben de ona mesaj yazdım, twitter'dan yolladım sabah. akşam bir de ne göreyim bana direk mesaj yollamış nil ve şöyle demiş:
ben de isteğini yerine getirmek için girdim hemen adrese ekledim kendi yorumumu. şimdi o baloncuklarda benim kırığım da yer alıyor. "kırıldım çok dokundu bana.. benim kalbimdeki kırık parçaları da alsana.."
binnaz toprak'ın önderliğinde yürütülen Türkiye'de farklı olmak başlıklı çalışmanın metis yayınlarından çıkan raporunu okudum sonunda. içim acıya acıya, bize anlatılan tüm yalanları anlaya anlaya. hani bu memleket muhafazkarlaşmamıştı, hani AKP'de baskı yoktu, eşitlik, alt kimlik, üst kimlik, demokrasi, özgürlük..
sigara yasağından sonra korktu ya millet içkiyi de yasaklarlar mı diye, boşa korkmuşlar. memleketimin birçok yerinde belediyeler yasaklamış zaten içki tüketimini. en çok yetkileri merak ettim. belediye böyle bir yasak koyabilir mi acaba? benim içki ruhsatım varken bunu iptal edebilir mi?
çok uzaklara gitmeye de gerek yok aslında, istanbul'da da belediyenin işlettiği yerlerde içki yasak. bütün doğa ve tarih harikası mekanlara konan belediye buralara içki sokmuyor. dolayısıyla düğün ve benzeri kutlamalar için bu mekanları sadece belli bir kesim kullanabiliyor.
kitabı okumak en çok bir kadın olarak canımı acıttı. kadınlık halleri.. her şey nasıl da öğretilerle alışkanlıklarla içiçe. biz şehirli kadınlar kıyafetlerimize karışıldı mı sinirleniriz, sokakta laf atıldı mı bağırırız, hatta sadece bir adam bile baksa bize kötü bakışlarımızla biz de onu rahatsız ederiz. ama anadolu'da öyle değil. biz bütün bunlara ''baskı'' derken bu modern kent yaşamında, onlar bunu hayatın bir parçası olarak görüyor. örneğin erzurum'da kadın sokağa örtünmeden çıkmazmış. çıkamazmış. kendisini örtünmek zorunda hisseden alevi kadın bile bunu baskı olarak değerlendirmiyor ama, gündelik hayatın bir normu onun için.
bundan birkaç sene evvel ege kentlerinden birinden erzurum'a okumaya giden bir genç kız, ailesini arıyor ve örtünmeye karar verdiğini söylüyor. ailesi tabi ki şok oldukları gibi (ki ailede hiç örtülü kimse yok), kızlarının beyinlerinin yıkandığını düşünüyor. oysa bu raporu okuduktan sonra anlıyorum ki oralarda bizim sandığımız gibi bir zorlama baskı unsuru yok. herkesin örtündüğü bir ortamda tek açık olarak kendini rahatsız eden genç kızın, kendini normalleştirme arzusu bu sadece. sadece. günlük norma uyma isteği. ötekileştirilmemek, onlardan olma arzusu.
zaten o yüzden, ötekileşmemek, normalleşmek arzusuyla, araştırmanın yapıldığı 12 ilde birden kürtlerin kamusal alanlarda kürtçe konuşmadığını, ev kiralarken kendi memleketlerini söylemedikleri, batı'dan bir il attıkları; alevilerin oruç tutar gibi yaptıkları, hatta sünnilerle birlikte cuma namazına gittikleri; belli gazete ve dergilerin alındığı, bazılarınınsa okunurken asla gösterilmediği; oturdukları mahalleden kimlikleri anlaşılınca kürt, alevi ve romanların iş bulamadıkları; cemaat hayatının arttığı ve insanların dışlanmamak için ya bu cemaatlere katıldığı ya da bu cemaatlere yakın sendikalara geçtikleri görülmüştür.
raporun sonuç bölümünden sonra kitaba bir de sonsöz eklemiş binnaz toprak. raporu açıkladıktan sonra aldıkları tepkilere bir cevap hazırlamış. araştırmanın sonuçlarından hoşlanmayanlar en çok metodolojiden saldırmışlar belli ki. yanlı olduğu, araştırmanın fonunu sağlayan kurumun (açık toplum enstitüsü) isteklerine göre hazırlandığını söylemişler. bunların hepsine tek tek cevap vermiş binnaz toprak.
kendi adıma şunu söyleyebilirim ki ben çalışmayı beğendim. kullanılan yöntemin düzgünce anlatılması, ana metin içinde kimi saptamalar sırasında kullanılan kavramların anlamlarının dipnotla açıklanmasını sevdim. araştırmaya katılanların gazeteci olmasını da eleştirmiş benim yarısı sosyolog olan medya grubum. her araştırma kendine göre yöntemler gerektirdiği üzere, binnaz toprak'ın da açıklamasına göre, anadolu'nun bu köhne kentlerine deneyimli ve yerel halkla bağlantıları olan birileriyle gitmek gerekirdi bence de. kimi kalıplara uymak adına araştırmayı deneyimsiz sosyoloji öğrencileriyle yapmak, bütün süreci tehlikeye atmak olurdu bence. ayrıca memleketimin sosyologlarındaki bu gazeteci kompleksini de anlayamıyorum. artık herkesin her işi yaptığı bir dünyada, eğer yeterli entellektüel donanıma sahipse, bir gazetecinin araştırma yapması beni çok da rahatsız etmiyor. sonuçta gazetecilik mesleğinin ana damarlarından birini oluşturan röportaj yapmak da bence benzer bir entellektüel kapasiteyi gerektiriyor.
raporun binnaz toprak tarafından yazıldığı bu çalışmada, 12 ilde konuşulacak kişileri bulmak ve onlarla gerekli görüşmeleri yapmak için irfan bozan, tan morgül ve nedim şener'le çalışılmış. bu 3 gazeteci görüşmeleri yapmış, metne dökmüş ve konulara göre görüşmeleri sınıflandırmışlar. şimdi doğal olarak bu gazetecileri ''acaba mahalle baskısı var mı diye türban takıp sosyetik yerlerde gezdim ve o bez parçasını hiç sevmedim'' diyen sığ insanlardan ayırmak gerekiyor. memleketimde nasıl magazinsel derinliği aşamamış sosyolojik çalışmalar varsa, sosyolojik boyutlara ulaşan gazetecilik röportajları da var.
bir süredir takip ettiğim bir blog var, pazar filesine dönüş. amaç insanların daha az plastik poşet kullanmalarını sağlamak. bu sebeple herkes kendi alışveriş çantasını tasarlıyor ve yolluyor buraya. hepsi birbirinden güzel bence. pazar filelerini hiç kullanmamış biri olarak, onun yarattığı o nostalji havasını da severim ben zaten (nostalji.. hep söylüyorum, ben yanlış zamanda doğmuşum..) ayrıca bez torbaları da severim. çeşit çeşit renk renk torbalar aldım hep. kitaplarımı, gündelik yüklerimi onlarla taşımayı seviyorum. ancak bu torbaları günümüz alışveriş pratiğine nasıl uyarlayacağız onu çözemedim.
halbuki bu torbaların kullanımı yurtdışında, batı'da, çok yaygın.
sene 1987. babamın işi dolayısıyla biz ingiltere'deyiz. markette alışveriş yapıyoruz. kasaya geldiğimizde bir adam geliyor arkamıza. elinde bir salkım üzüm, bir mandalina, bir parça et, bir de içecek. ablam bizim eşyalara bakıyor, iki kilo o meyveden, üç kilo diğer sebzeden. birkaç şişe içecek, paket paket yiyecek. sonra anneme dönüp ''bu adam bu kadar şey mi alıyor sadece'' diyor ablam.
evet o kadar şey alıyor. sadece canının çektiğini ve o gün yiyeceğini. bizdeyse öyle değil ki. hele bugün, insanların haftaiçi sürekli çalıştıkları, pazarların ve marketlerin gittikçe şehir dışına çıkartıldığı bu şehir hayatında hergün alışveriş yapmak bir hayal. pazara gitmek, sebzeleri taze almak sadece küçük bir kitle için geçerli. çoğumuz arabalara atlayıp büyük alışveriş merkezlerinde önce dükkan gezmek, sonra bir şeyler yemek ve haftalık alışverişimizi yapıp eve dönerek yaşıyoruz. marketten bazen 15 torbayla çıktığımız oluyor annemle. o zaman aklıma geliyor, nasıl olur da pazar filesine dönebiliriz bu toplumda.
ben bazen kendi adıma poşet tasarrufu yapıyorum. eğer çantam büyük ve aldığım şey küçükse ''poşete gerek yok'' diyorum. bir garip bakıyor kasiyer suratıma. ama aldırmıyorum, atıyorum çantama.
belki yurtdışında olduğu gibi paralı satmalıyız poşetleri. eskiden metro yapardı bunu. o yüzden biz ne zaman metroya alışverişe gitsek annem migros torbalarından alırdı yanına ''torbalara para vermeyelim şimdi'' diye.
alışveriş pratiğimizi değiştirmemiz zor, ama torbaları bedavaya dağıtma alışkanlığımızı değiştirmeliyiz belki de. ne de olsa cepteki akrep alışverişe kendi torbalarıyla gelmelerini sağlar insanların.
Zaten yorgunluk benim genel halim. Bana, ''Nasılsın?'' diye soranlara, en sık verdiğim yanıtın ''Yorgunum,'' demek olduğunu keşfettiğim günden beri, daha bilinçli olarak ''Yorgunum''. Şu memlekette yaşayıp da yorgun olmamak mümkün mü? Beden yorgunluğu dediğinden ne olacak, iki-üç dinlenmeyle geçer, ama ben aslında vatan yorgunuyum! Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum. Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtamaz beni sanırken, her seferinde şaşırmak yorgunuyum
efendim, yılların mega starı tarkan seksilik sıralamasında gözden düşmüş ve 22. sırada kendine yer bulmuş. bunun sebebi de bu güzide gazetecimize göre kendini hasankeyf vb sosyal sorumluluk projelerine vermiş olmasıymış. bu tespitle kendini durduramıyor gazetecimiz ve bir de akıl veriyor: Belli ki dengeyi müzikten Hasankeyf gibi sosyal sorumluluk projelerine çevirmek, megastarın seksiliğinden çok şey götürmüş. Acaba bunu bir uyarı kabul eder mi?
neden etsin? neden etmeli? yani şöyle bir şey mümkün mü "bir takım adamların bir araya gelerek hazırladıkları listede (hangi bağlamda bir araya getirildikleri bile belli olmayan insanlardan oluşan jürinin listesinde) seksilik gitti elden, bu da kesinlikle benim daha fazla göbek atmamam, seksi bakışlar fırlatmamamla alakalıdır. deli miyim ayol ben, neden gidip 'ülke susuz kalacak' gibi şeylerle uğraşıyorum, 'kültürel miras yok olmasın' diye kendimi paralıyorum. çal oradan bir gül döktüm yollarına bakayım, bir sağdan bir soldan, oooo ayşe arman hanımefendiler de buradaymıııışşş...!!"
bu haberi okuduktan birkaç saat sonra kendi söylediğine kendi de inanmayacak bir şekilde okan bayülgen'in "sanatçı politik olmamalıdır" açıklamalarını işittim ntv ekranlarında. konuğu seyfi dursunoğlu'ydu. birkaç sene evvel rtük başkanının ''kadın kılığına girmiş erkek istemiyorum ekranlarda" buyurusuna karşılık Huysuz Virjin sansür yemiş, bir süre ekranlara çıkamamıştı. bu noktada okan bayülgen "eğer siz çıkıp ben AKP yanlısıyım deseydiniz, bu sansür olmazdı" diyor. Seyfi Dursunoğlu da en duru haliyle "ama ben hiç siyaset konularına girmem" diyor cevaben. işte bu noktada vurguluyor okan bayülgen sanatçının nasıl da politikadan uzak durması gerektiğini. bu cümleden evvelki 3-5 cümle ise tamamiyle AKP'ye giydirmelerle dolu halbuki.
şimdi bu noktada batı'dan ne kadar da farklı olduğumuzu anlıyorum. Obama'nın seçimlerinde ücretsiz sahneye çıkan sanatçıları düşünün bir. eyalet eyalet obama ile gezen, mitinglere katılanları. bir de telefon hatları var, orada insanları iknaya uğraşanları. milyonlarca amerikalı'nın hipnozla izlediği oprah'ın obama'ya verdiği destek bu kampanya'nın en büyük başarısı olarak görüldü her zaman.
bizdeyse sanatçı siyasete karışmamalı. çünkü onu her kesimden seven insan vardır. budur açıklama. ama sanatçının işi objektiflik gerektiren bir şey değil ki. hatta tam tersine oldukça subjektif bir konu. belirttiği fikirler olmalı. inandıkları uğruna yarattıkları olmalı. sanatçı izleyiciye bir şey aktarmalı.
oysa bizim ülkede hep aynı tanıdık simaları görürsünüz mahkeme kapılarında, sanığa destek olmak için gelenler arasında. bunların çoğunluğu da daha evvel sorgulanan sanatçılardır. askeri rejim dönemi çektiği filmden, ya da devlet ideolojisi karşıtı bir rolde oyandığından, ya da bugünlerin en meşhur maddesi 301'den.
biz biliriz ki sanatçı siyasete tarafsızlık adına katılmamazlık etmez. eğer bir gün iktidar değişirse kendisine kötülük geleceğinden korkar sanatçı. destek verdiği adamın illa birinci olması gerekir. halbuki ne de çabuk unuttuk bu ülkenin en hırsız ailesinin seçim propagandalarında sahne alan, en ünlü türkücümüzü. çünkü zaten ikisinin de tek bir çıkarı vardı o noktada, ne siyaset ne de fikir, sadece hürriyet! her şeyi yapabilme hürriyeti.
oysa ben yıllardır bekliyorum bu topraklarda kürtler, ermeniler, yahudiler ve diğer bütün kimlikler kendilerini toplumun önde gelenleri aracılığıyla anlatacaklar dertlerini. bizi her hafta güldüren adam bir gün çıkacak ve memleketini anlatacak, kürtlerin isteklerini anlatacak. sonra gidecek türklerle birlikte yaşamasını, bu birlikteliğin güzelliklerini kürtlere anlatacak.
iletişimde en temel yeri kaplar kanaat önderleri. birileri bir fikri benimsedikten sonra, çevresindekine de o fikri aktarır ve herkes ikna olur. bunun hep negatif tarafını yaşadık bu memlekette. daha geçen hafta yaşadık hem de. bir gazete çıktı manşet attı "içki içiyorlar" diye, bir grup hemen gidip ortalığı birbirine kattılar. 16 sene evvel otel yaktılar. 2 sene evvel cadde ortasında kafasına sıktılar.
o zaman çıktı sanatçılar ortaya. her seferinde yürüdüler. çünkü herkes yürüyordu. kaybederse 'seksiliğini' herkes kaybedecekti. herhangi bir tehlike yoktu.