Showing posts with label kültür endüstrisi. Show all posts
Showing posts with label kültür endüstrisi. Show all posts

Sunday, February 20, 2011

dizüstü edebiyat: postmodern parody ve pastiche

aslında yazmayacaktım. sonuçta benim tercihim o korkunç kitapların hepsine para vermek ve vaktimi boşa harcamak. yani merak zararlı bir şey. cebine zarar, beynine zarar, sinirlere zarar. her kitaptan sonra içindeki zırvalıkları boşverip "bari biri okusaydı da yazım hatalarını düzeltseydi" dedim.


Pucca, Sami Hazinses, Onur Gökşen ve en son Pink Freud.. Dizüstü edebiyat akımından bahsediyorum. bir hızla kendi yarattıkları dünyanın kahramanı olan bu insanların diyarında neler oluyor?

meğer "ben senden daha güzelim" bloggerları sonunda birbirlerini yemeye başlamışlar. bu işin "mucidi" cem mumcu da, bir tür kriz yönetimi olarak, "bakın aslında ne kadar da mutluyuz, gidenler gitsin kalan sağlar bizimdir" temalı partiyi düzenledi geçen hafta.

bütün bunları benim buraya tekrar tekrar yazmamın gereği yok. kitabı çıkacak bloggerlar arasında bir numarada beklenen her boku bilen adam kendi anlatıyor zaten bu işten neden vazgeçtiğini. partinin dedikodularını da bugünün hürriyet pazar ekinde kültürazzi'den okumak mümkün. twitter ve facebook sayfasında yayınevinden ayrıldığına dair pucca'nın yaptığı açıklama sosyal medyada yeterince paylaşıldı. neden ayrıldığı da farklı farklı sayfalarda yazıldı çizildi.

benim söylemek istediğim, psikolog cem mumcu'nun feci çuvalladığı. bu insanların klavye şövalyeliklerinin gerçek hayatta bir karşılığının olmamasının yaratacağı hüsranı öngöremedi. sonuçta hepsi sıradan birer insandı. sıradan yazılar yazıyorlardı. yazdıkları sıradan "ama" komik, eğlenceli, düşündürücü ya da hepimizin hayatının bir parçası oldukları için çok okunuyorlardı. bu insanlara "hadi şimdi de bir kitap" yazın dendiğinde, başka bir kalıba girmeye zorlandılar, olmadı. o kalıp tutmadı. yazılanlar sahiciliklerini yitirince okuyucular hoşlanmadı. okunma oranını arttırmak için yapılan imza günleri, sokak partileri derken.. pink freud'un çıkardığı rezalet!

jameson gelir akla o zaman.. pink freud'un yaptıklarının, yazdıklarının karşılığıdır bu: postmodern parody ve pastiche!



Saturday, August 21, 2010

dizüstü edebiyatı: kısa yaz ki okunasın

sosyal medya çıktı çıkalı okuma ve yazma sayılarımız düştü. daha az yazıyor ya da daha az okuyor değiliz. tam tersine, sürekli yazıyoruz ve sürekli okuyoruz ama kelime sayılarımızı azalttık. kısa cümleler kuruyoruz artık. gündelik hayatımızı sık sık ve kısa kısa yazıyoruz.

uzun hikayelere tahammülümüz kalmadı artık. giriş-gelişme-sonuç istemiyoruz. "ne söyleyeceksen uzatma, hemen söyle, yoksa seni takipten vazgeçerim" diyoruz.

markaların tüketici tepkileriyle birebir karşılaştıkları ve bu sebeple sürekli kontrol altında tuttukları bu alanlar sadece pazarlama pratiklerini etkilemedi aslında. herkesin sosyal medyada yazdığı, dünün sıradan insanlarının bugünün "liderleri" olduğu bir dönemde, gazetecilik, habercilik, komedyenlik ve hatta meslekler sıralamasında en ulaşılamayan konumda olan, bir nevi kendi gettosu içinde akıp giden, edebiyat bile kendini tehdit altında hissediyor.

dizüstü edebiyatı duydunuz mu? Cem Mumcu bir gün gidiyor ve Türkiye'nin en çok takip edilen 3 blogun yazarlarını biraraya getiriyor ve onlara diyor ki "kitap yazın!"

3 blogun da yazılma amacı farklı, tarzı farklı, kitlesi farklı. tek ortak noktaları "en çok okunan"
olmak olan bu blog yazarları başlıyorlar kitapları üzerine çalışmaya; önce Pucca yerini alıyor raflarda, bu ay Samihazinses ve gelecek günlerde de her boku bilen adam. kitapların yayınlandığı Okuyanus yayınevi hemen yeni bir başlık yaratıyor bu kitaplar için: dizüstü edebiyat.

dizüstü edebiyatın dikkat edilmesi gereken ilk noktası yayınevinin bu yeni edebiyat türünü nasıl konumlandırdığı: "sıkıcı kitaplardan, klişelerden bıkanlar için artık ohh deme zamanı." benim itiraz ettiğim noktayı Asu Maro net bir şekilde yazmış Milliyet Cadde'de:
"Bir şeyi övmeye çalışırken bir başka şeyi dövmek, hele hele kitapları ‘sıkıcı’, ‘eğlenceli’ diye kategorize etmek bir yayınevine pek yakışmıyor. Okumaktan tek beklediğimiz bizi güldürmesi olmasa gerek, hepsinin yeri ayrı. Sapla samanı, popüler kültürle gerçek edebiyatı birbirine karıştırmasak keşke."

ben her zamanki gibi iki ustadın görüşlerine bakarak değerlendiriyorum bu süreci: dizüstü edebiyatı Benjamin'e sorsaydınız "bir tür demokratikleşme" derdi. Hemen karşı çıkardı Adorno ve "edebiyat popülerleşiyor" derdi. yeni bir tartışma başlar mıydı aralarında bilemiyorum. ama bana kalsa edebiyat yazılarını biçem, içerik, tür olarak sıralandırır ve sınıflandırırken, bilgisayarlarda ve hatta cep telefonlarında iki iş arasında yazılan, okunması için çeşitli anahtar kelimelerin bilerek kullanıldığı ve yazım kurallarını kuralsızlıkla açıklayan, ama kısa oldukça güzel olan bu yeni "edebiyat türü"ne kayıtsız kalamazlardı.

ben de tam ikisinin ortasında bir yerde duruyorum galiba, en optimist halimle belki de. blog okuyucularını kitaplarla tanıştıran dizüstü edebiyat neden bu insanlara kitap okuma zevkini tattırarak onları blog okuyuculuğundan kitap okuyuculuğuna yönlendirmesin ki?

son olarak, 140 karakterde, şunu demek istiyorum ve üstelik bir de görsel ekliyorum; blog okumaktansa daha çok kitap okuyun! www.chiydempic.com

Monday, June 29, 2009

aşk.. içindeki dışındakini tutmazsa

elif şafak'ın aşk kitabının özel baskısı çıkmış. gri-siyah arası yeni kapakla.
bugün dido hanımla gördük. dediğine göre ''kitabın kapağı pembe olduğu için erkekler alıp okuyamıyormuş'' ve bu yeni kapaklar onlara özelmiş. ben ''nasıl yani??!?'' diye gözlerimi kocaman açmışken, dido hanım güzide ve nokta atışlı yorumunu yaptı ''kitap tam da bunu anlatmıyor mu zaten?''

aynen. kitap dışa değil içine bakın diyor. kendinizin, karşınızdakinin.. ve siz bir kitabı pembe kapaklı diye alıp okuyamıyorsanız, boşverin.. o kitap zaten size göre değildir.

şu da var, bu nasıl bir satış propagandasıdır, bu nasıl yayın anlayışıdır.
kitap, yayıncılık.. endüstrinin göbeğinde.

Friday, May 29, 2009

mtv sendromu - televizyonun etkileri

şöyle bir şey yollamış hemşirem bana, nereden bulmuş bilemiyorum. kaynak belirtmemiş, sadece metni yollamış.

"istanbul üniversitesi cerrahpasa tip fakültesi çocuk psikiyatrisi bölümüne getirilen 0-3 yas grubundaki çocuklara, iletisimsizlik, dikkatini toplayamama, konusma bozuklugu, kolay kavrayamama, kendi etrafinda dönerek garip sesler çikarma gibi nedenlerden dolayi ''spastik''teshisi konulmustur.ancak kisa süre içerisinde spastik teshisi konulan cocuklarin sayisindaki artis, yetkililerin dikkatini cekmis ve yapilan arastirma herkesi sasirtmistir. aileler cocuklarini ev islerini rahatca yapabilmek için televizyon karsisina oturtup kral tv aciyorlar.cocuk bu kanali pür dikkat, gözlerini ayirmadan izliyor ve bu süre içinde ne yaramazlik yapiyor,ne verilen yemeklere itiraz ediyor, ne de herhangi bir sorun çikartiyor.fakat süreç ilerledikçe, çocuk gerçek dünyadan kopuyor ve gerçek dünyadaki kisi ve nesnelerle iliski kuramaz hale geliyor.çocuk video kliplerdeki sarkicilara öykünüyor, onlar gibi hareket ediyor, etrafinda dönüyor, onlarin çikarttigi sesleri taklit ediyor ve video kliplerde kullanilan, devamli hareket eden imgeler yüzünden, dikkatini sabit bir noktada toplayamaz hale geliyor.iste bu nedenlerden dolayi, çocugun zeka gelisimi neredeyse duruyor. sonuç olarak;çocugun zeka gelisimi yavasliyor ve düsünme yetisinden yoksunlastirilmis sadece ekranda gördüklerini taklit eden insanlar ortaya çikiyor.bu olumsuz gelismenin, büyüme asamasinda olan çocuklar üzerindeki etkileri henüz tahmin edilemiyor. cocuk psikiyatrisi bölümü hocalari, ortaya çikarttiklari bu gelismeleri, tüm bulgulariyla beraber ''kral tv sendromu''adi altinda makale olarak yayinliyorlar.bu olay amerika'da ''mtv sendromu''olarak da biliniyor.anadolu ajansi bu olayi haber yapip tüm medya kuruluslarina geçiyor ancak medya bu olayin üzerine gitmek yerine, duymazliktan geliyor."

biz de kuzenime küçükken mustafa sandal klibi eşliğinde yemek yedirirdik. asla yemek yemeyen o çocuk, mustafa sandal izlerken şuursuzca ağzını açar, yanağına aldığı ''hadi yut'' darbeleriyle çiğnerdi lokmalarını.

şimdi de bizim en ufak torunda gözlemliyorum bu durumu. yürüteci var, ona koyuyor annesi-babası, bizim ufaklık onun içinde dönenirken bir anda televizyonu fark ediyor, özellikle reklamları ve kımıldatamıyorsunuz. dilediğiniz kadar seslenin, gürültü yapın o mıhlanıyor kalıyor orada. reklam bitince ayrılıyor oradan yanımıza geliyor. ben de annem de ''ah yazık çocuğa'' diye dertleniyoruz her görüştüğümüzde, ama annesi sürekli onunla boğuştuğu için, o reklam aralarında anneliğe kısa bir ara vermiş olmanın rahatlığını yaşıyor.

bir de bunu sadece çocuklara indirgemek ne kadar doğru bilmiyorum. dizilerle sunulan fairytale peşinde koşmuyor muyuz biz de milletçe, ya da polatların, seymen ağaların..

bu endüstri hepimizi aptallaştırıyor.