Nermin - (M.Mungan)
Tuesday, July 28, 2009
halet-i ruhiye
Zaten yorgunluk benim genel halim. Bana, ''Nasılsın?'' diye soranlara, en sık verdiğim yanıtın ''Yorgunum,'' demek olduğunu keşfettiğim günden beri, daha bilinçli olarak ''Yorgunum''. Şu memlekette yaşayıp da yorgun olmamak mümkün mü? Beden yorgunluğu dediğinden ne olacak, iki-üç dinlenmeyle geçer, ama ben aslında vatan yorgunuyum! Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum. Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtamaz beni sanırken, her seferinde şaşırmak yorgunuyum
Labels:
halet-i ruhiyem,
kitap
Wednesday, July 22, 2009
sanatçı politikadan neden uzak durmalı?
bu haftasonu hürriyet gazetesinin ortaya koyduğu en seksi kadın / erkek sıralamasına hiç değinmek istemiyorum. yaz aylarında insanları konuşturacak yavan gazetecilik haberleri bunlar. ancak orada okuduğum bir yorum beni epeyce dehşete soktu, aklıma başka konular getirdi hemen.
efendim, yılların mega starı tarkan seksilik sıralamasında gözden düşmüş ve 22. sırada kendine yer bulmuş. bunun sebebi de bu güzide gazetecimize göre kendini hasankeyf vb sosyal sorumluluk projelerine vermiş olmasıymış. bu tespitle kendini durduramıyor gazetecimiz ve bir de akıl veriyor: Belli ki dengeyi müzikten Hasankeyf gibi sosyal sorumluluk projelerine çevirmek, megastarın seksiliğinden çok şey götürmüş. Acaba bunu bir uyarı kabul eder mi?
neden etsin? neden etmeli? yani şöyle bir şey mümkün mü "bir takım adamların bir araya gelerek hazırladıkları listede (hangi bağlamda bir araya getirildikleri bile belli olmayan insanlardan oluşan jürinin listesinde) seksilik gitti elden, bu da kesinlikle benim daha fazla göbek atmamam, seksi bakışlar fırlatmamamla alakalıdır. deli miyim ayol ben, neden gidip 'ülke susuz kalacak' gibi şeylerle uğraşıyorum, 'kültürel miras yok olmasın' diye kendimi paralıyorum. çal oradan bir gül döktüm yollarına bakayım, bir sağdan bir soldan, oooo ayşe arman hanımefendiler de buradaymıııışşş...!!"
bu haberi okuduktan birkaç saat sonra kendi söylediğine kendi de inanmayacak bir şekilde okan bayülgen'in "sanatçı politik olmamalıdır" açıklamalarını işittim ntv ekranlarında. konuğu seyfi dursunoğlu'ydu. birkaç sene evvel rtük başkanının ''kadın kılığına girmiş erkek istemiyorum ekranlarda" buyurusuna karşılık Huysuz Virjin sansür yemiş, bir süre ekranlara çıkamamıştı. bu noktada okan bayülgen "eğer siz çıkıp ben AKP yanlısıyım deseydiniz, bu sansür olmazdı" diyor. Seyfi Dursunoğlu da en duru haliyle "ama ben hiç siyaset konularına girmem" diyor cevaben. işte bu noktada vurguluyor okan bayülgen sanatçının nasıl da politikadan uzak durması gerektiğini. bu cümleden evvelki 3-5 cümle ise tamamiyle AKP'ye giydirmelerle dolu halbuki.
şimdi bu noktada batı'dan ne kadar da farklı olduğumuzu anlıyorum. Obama'nın seçimlerinde ücretsiz sahneye çıkan sanatçıları düşünün bir. eyalet eyalet obama ile gezen, mitinglere katılanları. bir de telefon hatları var, orada insanları iknaya uğraşanları. milyonlarca amerikalı'nın hipnozla izlediği oprah'ın obama'ya verdiği destek bu kampanya'nın en büyük başarısı olarak görüldü her zaman.

bizdeyse sanatçı siyasete karışmamalı. çünkü onu her kesimden seven insan vardır. budur açıklama. ama sanatçının işi objektiflik gerektiren bir şey değil ki. hatta tam tersine oldukça subjektif bir konu. belirttiği fikirler olmalı. inandıkları uğruna yarattıkları olmalı. sanatçı izleyiciye bir şey aktarmalı.
oysa bizim ülkede hep aynı tanıdık simaları görürsünüz mahkeme kapılarında, sanığa destek olmak için gelenler arasında. bunların çoğunluğu da daha evvel sorgulanan sanatçılardır. askeri rejim dönemi çektiği filmden, ya da devlet ideolojisi karşıtı bir rolde oyandığından, ya da bugünlerin en meşhur maddesi 301'den.
biz biliriz ki sanatçı siyasete tarafsızlık adına katılmamazlık etmez. eğer bir gün iktidar değişirse kendisine kötülük geleceğinden korkar sanatçı. destek verdiği adamın illa birinci olması gerekir. halbuki ne de çabuk unuttuk bu ülkenin en hırsız ailesinin seçim propagandalarında sahne alan, en ünlü türkücümüzü. çünkü zaten ikisinin de tek bir çıkarı vardı o noktada, ne siyaset ne de fikir, sadece hürriyet! her şeyi yapabilme hürriyeti.
oysa ben yıllardır bekliyorum bu topraklarda kürtler, ermeniler, yahudiler ve diğer bütün kimlikler kendilerini toplumun önde gelenleri aracılığıyla anlatacaklar dertlerini. bizi her hafta güldüren adam bir gün çıkacak ve memleketini anlatacak, kürtlerin isteklerini anlatacak. sonra gidecek türklerle birlikte yaşamasını, bu birlikteliğin güzelliklerini kürtlere anlatacak.
iletişimde en temel yeri kaplar kanaat önderleri. birileri bir fikri benimsedikten sonra, çevresindekine de o fikri aktarır ve herkes ikna olur. bunun hep negatif tarafını yaşadık bu memlekette. daha geçen hafta yaşadık hem de. bir gazete çıktı manşet attı "içki içiyorlar" diye, bir grup hemen gidip ortalığı birbirine kattılar. 16 sene evvel otel yaktılar. 2 sene evvel cadde ortasında kafasına sıktılar.
o zaman çıktı sanatçılar ortaya. her seferinde yürüdüler. çünkü herkes yürüyordu.
kaybederse 'seksiliğini' herkes kaybedecekti. herhangi bir tehlike yoktu.
efendim, yılların mega starı tarkan seksilik sıralamasında gözden düşmüş ve 22. sırada kendine yer bulmuş. bunun sebebi de bu güzide gazetecimize göre kendini hasankeyf vb sosyal sorumluluk projelerine vermiş olmasıymış. bu tespitle kendini durduramıyor gazetecimiz ve bir de akıl veriyor: Belli ki dengeyi müzikten Hasankeyf gibi sosyal sorumluluk projelerine çevirmek, megastarın seksiliğinden çok şey götürmüş. Acaba bunu bir uyarı kabul eder mi?
neden etsin? neden etmeli? yani şöyle bir şey mümkün mü "bir takım adamların bir araya gelerek hazırladıkları listede (hangi bağlamda bir araya getirildikleri bile belli olmayan insanlardan oluşan jürinin listesinde) seksilik gitti elden, bu da kesinlikle benim daha fazla göbek atmamam, seksi bakışlar fırlatmamamla alakalıdır. deli miyim ayol ben, neden gidip 'ülke susuz kalacak' gibi şeylerle uğraşıyorum, 'kültürel miras yok olmasın' diye kendimi paralıyorum. çal oradan bir gül döktüm yollarına bakayım, bir sağdan bir soldan, oooo ayşe arman hanımefendiler de buradaymıııışşş...!!"
bu haberi okuduktan birkaç saat sonra kendi söylediğine kendi de inanmayacak bir şekilde okan bayülgen'in "sanatçı politik olmamalıdır" açıklamalarını işittim ntv ekranlarında. konuğu seyfi dursunoğlu'ydu. birkaç sene evvel rtük başkanının ''kadın kılığına girmiş erkek istemiyorum ekranlarda" buyurusuna karşılık Huysuz Virjin sansür yemiş, bir süre ekranlara çıkamamıştı. bu noktada okan bayülgen "eğer siz çıkıp ben AKP yanlısıyım deseydiniz, bu sansür olmazdı" diyor. Seyfi Dursunoğlu da en duru haliyle "ama ben hiç siyaset konularına girmem" diyor cevaben. işte bu noktada vurguluyor okan bayülgen sanatçının nasıl da politikadan uzak durması gerektiğini. bu cümleden evvelki 3-5 cümle ise tamamiyle AKP'ye giydirmelerle dolu halbuki.
şimdi bu noktada batı'dan ne kadar da farklı olduğumuzu anlıyorum. Obama'nın seçimlerinde ücretsiz sahneye çıkan sanatçıları düşünün bir. eyalet eyalet obama ile gezen, mitinglere katılanları. bir de telefon hatları var, orada insanları iknaya uğraşanları. milyonlarca amerikalı'nın hipnozla izlediği oprah'ın obama'ya verdiği destek bu kampanya'nın en büyük başarısı olarak görüldü her zaman.

bizdeyse sanatçı siyasete karışmamalı. çünkü onu her kesimden seven insan vardır. budur açıklama. ama sanatçının işi objektiflik gerektiren bir şey değil ki. hatta tam tersine oldukça subjektif bir konu. belirttiği fikirler olmalı. inandıkları uğruna yarattıkları olmalı. sanatçı izleyiciye bir şey aktarmalı.
oysa bizim ülkede hep aynı tanıdık simaları görürsünüz mahkeme kapılarında, sanığa destek olmak için gelenler arasında. bunların çoğunluğu da daha evvel sorgulanan sanatçılardır. askeri rejim dönemi çektiği filmden, ya da devlet ideolojisi karşıtı bir rolde oyandığından, ya da bugünlerin en meşhur maddesi 301'den.
biz biliriz ki sanatçı siyasete tarafsızlık adına katılmamazlık etmez. eğer bir gün iktidar değişirse kendisine kötülük geleceğinden korkar sanatçı. destek verdiği adamın illa birinci olması gerekir. halbuki ne de çabuk unuttuk bu ülkenin en hırsız ailesinin seçim propagandalarında sahne alan, en ünlü türkücümüzü. çünkü zaten ikisinin de tek bir çıkarı vardı o noktada, ne siyaset ne de fikir, sadece hürriyet! her şeyi yapabilme hürriyeti.
oysa ben yıllardır bekliyorum bu topraklarda kürtler, ermeniler, yahudiler ve diğer bütün kimlikler kendilerini toplumun önde gelenleri aracılığıyla anlatacaklar dertlerini. bizi her hafta güldüren adam bir gün çıkacak ve memleketini anlatacak, kürtlerin isteklerini anlatacak. sonra gidecek türklerle birlikte yaşamasını, bu birlikteliğin güzelliklerini kürtlere anlatacak.
iletişimde en temel yeri kaplar kanaat önderleri. birileri bir fikri benimsedikten sonra, çevresindekine de o fikri aktarır ve herkes ikna olur. bunun hep negatif tarafını yaşadık bu memlekette. daha geçen hafta yaşadık hem de. bir gazete çıktı manşet attı "içki içiyorlar" diye, bir grup hemen gidip ortalığı birbirine kattılar. 16 sene evvel otel yaktılar. 2 sene evvel cadde ortasında kafasına sıktılar.
o zaman çıktı sanatçılar ortaya. her seferinde yürüdüler. çünkü herkes yürüyordu.
kaybederse 'seksiliğini' herkes kaybedecekti. herhangi bir tehlike yoktu.
Labels:
sanat ve politika
Tuesday, July 14, 2009
insanları ne kadar tanırsınız?
bu facebook sadece ilişkileri değil, aynı zamanda arkadaşlıkları da tehdit ediyor. zira siz 2 ay birlikte çalıştığınız insanları sadece kahkahaları, şakaları ve neşeleriyle hatırlarken bir anda karşınıza ''türkan saylan türban karşıtıydı ama, allah saçlarını döktü ve türban takmaya mecbur etti'' diyen bir video linkiyle çıkabiliyor. ya da iki gün üst üste ''yunan ezelden beri düşmanımızdır'' grubuna davet edebiliyor sizi.
şu an karışık hissiyatlar içerisindeyim. bir tarafım müthiş sinirli ve tepkisel bir şeyler yazmayı düşünüyor, diğer tarafım ise ruhumu sukunete çağırıyor.
en ortada buluştuklarındaysa, ''sil, sil bunu listenden'' diyor ikisi birden.
peki silmek çare mi? göz görmeyince gönül katlanır mı?
şu an karışık hissiyatlar içerisindeyim. bir tarafım müthiş sinirli ve tepkisel bir şeyler yazmayı düşünüyor, diğer tarafım ise ruhumu sukunete çağırıyor.
en ortada buluştuklarındaysa, ''sil, sil bunu listenden'' diyor ikisi birden.
peki silmek çare mi? göz görmeyince gönül katlanır mı?
Labels:
durum tespit,
facebook
Monday, June 29, 2009
aşk.. içindeki dışındakini tutmazsa
elif şafak'ın aşk kitabının özel baskısı çıkmış. gri-siyah arası yeni kapakla.
bugün dido hanımla gördük. dediğine göre ''kitabın kapağı pembe olduğu için erkekler alıp okuyamıyormuş'' ve bu yeni kapaklar onlara özelmiş. ben ''nasıl yani??!?'' diye gözlerimi kocaman açmışken, dido hanım güzide ve nokta atışlı yorumunu yaptı ''kitap tam da bunu anlatmıyor mu zaten?''
aynen. kitap dışa değil içine bakın diyor. kendinizin, karşınızdakinin.. ve siz bir kitabı pembe kapaklı diye alıp okuyamıyorsanız, boşverin.. o kitap zaten size göre değildir.
şu da var, bu nasıl bir satış propagandasıdır, bu nasıl yayın anlayışıdır.
kitap, yayıncılık.. endüstrinin göbeğinde.
bugün dido hanımla gördük. dediğine göre ''kitabın kapağı pembe olduğu için erkekler alıp okuyamıyormuş'' ve bu yeni kapaklar onlara özelmiş. ben ''nasıl yani??!?'' diye gözlerimi kocaman açmışken, dido hanım güzide ve nokta atışlı yorumunu yaptı ''kitap tam da bunu anlatmıyor mu zaten?''
aynen. kitap dışa değil içine bakın diyor. kendinizin, karşınızdakinin.. ve siz bir kitabı pembe kapaklı diye alıp okuyamıyorsanız, boşverin.. o kitap zaten size göre değildir.
şu da var, bu nasıl bir satış propagandasıdır, bu nasıl yayın anlayışıdır.
kitap, yayıncılık.. endüstrinin göbeğinde.
Labels:
elif şafak,
kültür endüstrisi,
l
Friday, June 5, 2009
manası yok
böyle sözleri anlamlı türkçe şarkılardan bahsediyorduk dün, daha önce dinlediğimi çok sonra hatırladığım bir duman parçası çaldı b.
yaptıklarım anlamını yitirdiği zaman sesini açıp dinleyebileceğim şarkılar listesine dahil ettim hemen - zira manası yok!!
yaptıklarım anlamını yitirdiği zaman sesini açıp dinleyebileceğim şarkılar listesine dahil ettim hemen - zira manası yok!!
Friday, May 29, 2009
mtv sendromu - televizyonun etkileri
şöyle bir şey yollamış hemşirem bana, nereden bulmuş bilemiyorum. kaynak belirtmemiş, sadece metni yollamış.
"istanbul üniversitesi cerrahpasa tip fakültesi çocuk psikiyatrisi bölümüne getirilen 0-3 yas grubundaki çocuklara, iletisimsizlik, dikkatini toplayamama, konusma bozuklugu, kolay kavrayamama, kendi etrafinda dönerek garip sesler çikarma gibi nedenlerden dolayi ''spastik''teshisi konulmustur.ancak kisa süre içerisinde spastik teshisi konulan cocuklarin sayisindaki artis, yetkililerin dikkatini cekmis ve yapilan arastirma herkesi sasirtmistir. aileler cocuklarini ev islerini rahatca yapabilmek için televizyon karsisina oturtup kral tv aciyorlar.cocuk bu kanali pür dikkat, gözlerini ayirmadan izliyor ve bu süre içinde ne yaramazlik yapiyor,ne verilen yemeklere itiraz ediyor, ne de herhangi bir sorun çikartiyor.fakat süreç ilerledikçe, çocuk gerçek dünyadan kopuyor ve gerçek dünyadaki kisi ve nesnelerle iliski kuramaz hale geliyor.çocuk video kliplerdeki sarkicilara öykünüyor, onlar gibi hareket ediyor, etrafinda dönüyor, onlarin çikarttigi sesleri taklit ediyor ve video kliplerde kullanilan, devamli hareket eden imgeler yüzünden, dikkatini sabit bir noktada toplayamaz hale geliyor.iste bu nedenlerden dolayi, çocugun zeka gelisimi neredeyse duruyor. sonuç olarak;çocugun zeka gelisimi yavasliyor ve düsünme yetisinden yoksunlastirilmis sadece ekranda gördüklerini taklit eden insanlar ortaya çikiyor.bu olumsuz gelismenin, büyüme asamasinda olan çocuklar üzerindeki etkileri henüz tahmin edilemiyor. cocuk psikiyatrisi bölümü hocalari, ortaya çikarttiklari bu gelismeleri, tüm bulgulariyla beraber ''kral tv sendromu''adi altinda makale olarak yayinliyorlar.bu olay amerika'da ''mtv sendromu''olarak da biliniyor.anadolu ajansi bu olayi haber yapip tüm medya kuruluslarina geçiyor ancak medya bu olayin üzerine gitmek yerine, duymazliktan geliyor."
biz de kuzenime küçükken mustafa sandal klibi eşliğinde yemek yedirirdik. asla yemek yemeyen o çocuk, mustafa sandal izlerken şuursuzca ağzını açar, yanağına aldığı ''hadi yut'' darbeleriyle çiğnerdi lokmalarını.
şimdi de bizim en ufak torunda gözlemliyorum bu durumu. yürüteci var, ona koyuyor annesi-babası, bizim ufaklık onun içinde dönenirken bir anda televizyonu fark ediyor, özellikle reklamları ve kımıldatamıyorsunuz. dilediğiniz kadar seslenin, gürültü yapın o mıhlanıyor kalıyor orada. reklam bitince ayrılıyor oradan yanımıza geliyor. ben de annem de ''ah yazık çocuğa'' diye dertleniyoruz her görüştüğümüzde, ama annesi sürekli onunla boğuştuğu için, o reklam aralarında anneliğe kısa bir ara vermiş olmanın rahatlığını yaşıyor.
bir de bunu sadece çocuklara indirgemek ne kadar doğru bilmiyorum. dizilerle sunulan fairytale peşinde koşmuyor muyuz biz de milletçe, ya da polatların, seymen ağaların..
bu endüstri hepimizi aptallaştırıyor.
"istanbul üniversitesi cerrahpasa tip fakültesi çocuk psikiyatrisi bölümüne getirilen 0-3 yas grubundaki çocuklara, iletisimsizlik, dikkatini toplayamama, konusma bozuklugu, kolay kavrayamama, kendi etrafinda dönerek garip sesler çikarma gibi nedenlerden dolayi ''spastik''teshisi konulmustur.ancak kisa süre içerisinde spastik teshisi konulan cocuklarin sayisindaki artis, yetkililerin dikkatini cekmis ve yapilan arastirma herkesi sasirtmistir. aileler cocuklarini ev islerini rahatca yapabilmek için televizyon karsisina oturtup kral tv aciyorlar.cocuk bu kanali pür dikkat, gözlerini ayirmadan izliyor ve bu süre içinde ne yaramazlik yapiyor,ne verilen yemeklere itiraz ediyor, ne de herhangi bir sorun çikartiyor.fakat süreç ilerledikçe, çocuk gerçek dünyadan kopuyor ve gerçek dünyadaki kisi ve nesnelerle iliski kuramaz hale geliyor.çocuk video kliplerdeki sarkicilara öykünüyor, onlar gibi hareket ediyor, etrafinda dönüyor, onlarin çikarttigi sesleri taklit ediyor ve video kliplerde kullanilan, devamli hareket eden imgeler yüzünden, dikkatini sabit bir noktada toplayamaz hale geliyor.iste bu nedenlerden dolayi, çocugun zeka gelisimi neredeyse duruyor. sonuç olarak;çocugun zeka gelisimi yavasliyor ve düsünme yetisinden yoksunlastirilmis sadece ekranda gördüklerini taklit eden insanlar ortaya çikiyor.bu olumsuz gelismenin, büyüme asamasinda olan çocuklar üzerindeki etkileri henüz tahmin edilemiyor. cocuk psikiyatrisi bölümü hocalari, ortaya çikarttiklari bu gelismeleri, tüm bulgulariyla beraber ''kral tv sendromu''adi altinda makale olarak yayinliyorlar.bu olay amerika'da ''mtv sendromu''olarak da biliniyor.anadolu ajansi bu olayi haber yapip tüm medya kuruluslarina geçiyor ancak medya bu olayin üzerine gitmek yerine, duymazliktan geliyor."
biz de kuzenime küçükken mustafa sandal klibi eşliğinde yemek yedirirdik. asla yemek yemeyen o çocuk, mustafa sandal izlerken şuursuzca ağzını açar, yanağına aldığı ''hadi yut'' darbeleriyle çiğnerdi lokmalarını.
şimdi de bizim en ufak torunda gözlemliyorum bu durumu. yürüteci var, ona koyuyor annesi-babası, bizim ufaklık onun içinde dönenirken bir anda televizyonu fark ediyor, özellikle reklamları ve kımıldatamıyorsunuz. dilediğiniz kadar seslenin, gürültü yapın o mıhlanıyor kalıyor orada. reklam bitince ayrılıyor oradan yanımıza geliyor. ben de annem de ''ah yazık çocuğa'' diye dertleniyoruz her görüştüğümüzde, ama annesi sürekli onunla boğuştuğu için, o reklam aralarında anneliğe kısa bir ara vermiş olmanın rahatlığını yaşıyor.
bir de bunu sadece çocuklara indirgemek ne kadar doğru bilmiyorum. dizilerle sunulan fairytale peşinde koşmuyor muyuz biz de milletçe, ya da polatların, seymen ağaların..
bu endüstri hepimizi aptallaştırıyor.
Labels:
kültür endüstrisi
Tuesday, March 31, 2009
posta kutum doluyor
bizim kız buldu gene bu olayı: postcrossing. bilmediğin yerlerden tanımadığın insanlar sana kart atıyor. ilk başta bana deli saçması gelmişti. dahası, insanlar artık o kadar yalnızdılar ki, bir kart atacak kimseleri bile yoktu ve bu ihtiyaçlarını bu internet sitesinden gideriyorlardı.. yani öyle düşünmüştüm ilk başta. biraz da kendimi zorlayarak ilk 5 kartı yollayıp beklemeye başladım.
gerçi o kartları yollamam da o kadar kolay olmadı. kartı pulla yollamak istiyordum. ama ptt'deki amcalar ''saçmalama, geçirelim işte makineden, uğraşılır mı'' dediler. ben ısrar ettim. neyse tek tek hesaplandı nereye ne kadarlık pulla gideceği kartların, yapıştırıldı ve düştü kutuya. ben tabi ümitsiz, o kartlar kaybolur gider derken bir hafta sonra ''kartını aldım teşekkürler'' mesajları gelmeye başladı. sonra da bana kart geldi. bir, derken iki, üç.. kartlarda bir gariplik vardı ama. benim adım yazmıyor, direk adresle başlıyordu, gn. necmi öktem sokak.. kartlardan birinde ''hi necmi!'' yazınca anladım ki ben internet sitesine adresimi yazarken adımı yazmamışım, o otomatik çıkacak diye. saflık işte..
sonra ben de yeni adresler alıp yeni kartlar yolladım. ama üstüne ne yazacaktım? bu bina şu, şu bina da bu demek çok sıkıcı geldi. ben de nazım hikmet şiirleri yazayım dedim. onun çok sevdiğim bir şiirinin ingilizce çevirisini buldum internetten, ''letters from a man in solitary.''
kart küçük, benim yazmak istediğim dörtlükse büyük olduğundan ben girizgah yapmadan şiiri yazıp altına da Nazım Hikmet yazıyordum. bunun karşı tarafta yarattığı hasarı ise gene aldığım bir karttan anladım. şöyle diyordu ''cümlelerin kafamı karıştırdı, umarım iyisindir..'' beni hapiste sanmışlardı!! bu da onların saflığı işte..
ben de bıraktım artık şiir işini, gidip pera müzesi'nden kart aldım - ki çok güzel istanbul kartları yapmışlar. kendi koleksiyonlarındaki tabloların kartları olduğundan ben de işte ''bu müze koleksiyonundaki bir tablodur'' vb bildik cümleler yazmaya başladım. ama en azından herhangi bir şüphe bırakmıyorum. adresimi de düzelttim hemen. gerçi anlamadım o kartlar o halleriyle nasıl geldi. en itinayla kart yollarsın gelmez, üstünde isim yok, bizim binaya ulaşıyor. annem de ''bunların üstünde isim yok, sana geldi heralde'' deyip almış gelmiş yukarı.
kaç gündür ses çıkmıyordu, bugün 4 kartım birden oldu. 7 kart almışım, 8 tane yollamışım 37 günde..
bekliyorum yenileri için. benimkiler yerlerine ulaşacak, bana yeni kart yollama fırsatı çıkacak..
çok eğlenceli.. gerçekten! mesela ben ''ben müzelerle ilgileniyorum, bana müze kartı yollayın, üstüne de müze size ne ifade ediyor yazın'' demiştim. gerçekten buna saygı gösterenler var. ya da ''elimde müze kartı yok ama bizim buraların ünlü kulesi var, onu yolluyorum'' diyen..
siz de denemek isterseniz, buyurun postcrossing'e.
gerçi o kartları yollamam da o kadar kolay olmadı. kartı pulla yollamak istiyordum. ama ptt'deki amcalar ''saçmalama, geçirelim işte makineden, uğraşılır mı'' dediler. ben ısrar ettim. neyse tek tek hesaplandı nereye ne kadarlık pulla gideceği kartların, yapıştırıldı ve düştü kutuya. ben tabi ümitsiz, o kartlar kaybolur gider derken bir hafta sonra ''kartını aldım teşekkürler'' mesajları gelmeye başladı. sonra da bana kart geldi. bir, derken iki, üç.. kartlarda bir gariplik vardı ama. benim adım yazmıyor, direk adresle başlıyordu, gn. necmi öktem sokak.. kartlardan birinde ''hi necmi!'' yazınca anladım ki ben internet sitesine adresimi yazarken adımı yazmamışım, o otomatik çıkacak diye. saflık işte..
sonra ben de yeni adresler alıp yeni kartlar yolladım. ama üstüne ne yazacaktım? bu bina şu, şu bina da bu demek çok sıkıcı geldi. ben de nazım hikmet şiirleri yazayım dedim. onun çok sevdiğim bir şiirinin ingilizce çevirisini buldum internetten, ''letters from a man in solitary.''
kart küçük, benim yazmak istediğim dörtlükse büyük olduğundan ben girizgah yapmadan şiiri yazıp altına da Nazım Hikmet yazıyordum. bunun karşı tarafta yarattığı hasarı ise gene aldığım bir karttan anladım. şöyle diyordu ''cümlelerin kafamı karıştırdı, umarım iyisindir..'' beni hapiste sanmışlardı!! bu da onların saflığı işte..
ben de bıraktım artık şiir işini, gidip pera müzesi'nden kart aldım - ki çok güzel istanbul kartları yapmışlar. kendi koleksiyonlarındaki tabloların kartları olduğundan ben de işte ''bu müze koleksiyonundaki bir tablodur'' vb bildik cümleler yazmaya başladım. ama en azından herhangi bir şüphe bırakmıyorum. adresimi de düzelttim hemen. gerçi anlamadım o kartlar o halleriyle nasıl geldi. en itinayla kart yollarsın gelmez, üstünde isim yok, bizim binaya ulaşıyor. annem de ''bunların üstünde isim yok, sana geldi heralde'' deyip almış gelmiş yukarı.
kaç gündür ses çıkmıyordu, bugün 4 kartım birden oldu. 7 kart almışım, 8 tane yollamışım 37 günde..
bekliyorum yenileri için. benimkiler yerlerine ulaşacak, bana yeni kart yollama fırsatı çıkacak..
çok eğlenceli.. gerçekten! mesela ben ''ben müzelerle ilgileniyorum, bana müze kartı yollayın, üstüne de müze size ne ifade ediyor yazın'' demiştim. gerçekten buna saygı gösterenler var. ya da ''elimde müze kartı yok ama bizim buraların ünlü kulesi var, onu yolluyorum'' diyen..
siz de denemek isterseniz, buyurun postcrossing'e.
Labels:
postcrossing
Sunday, February 15, 2009
Sunday, April 20, 2008

"Kızlar, annelerini izleyerek öğreniyor kadınlığı. Kimisi o gördüğü yoldan gidiyor, kimisi de "ben öyle olmayacağım" diyerek kendi yolunu çiziyor. Ben ikincisini yaptım. Daha adını bilmediğim feminizmi, annemin yaşadıklarına içsel bir dürtüyle itiraz ederek benimsemiş olmalıyım. Bu bir tepki, bilinçli bir seçim değil. Çocukluk, gençlik dönemimden söz ediyorum."
(Duygu Asena, BEN DUYGU, Bir Veda Söyleşisi, Doğan Kitap, 2008, s.23)
Subscribe to:
Posts (Atom)
