Monday, April 13, 2015

canı sıkılanın derdinden fenalıklar

işsizlikten üretilen can sıkıntılarından fenalıklar geldi. gerçekten derdi olan oturup onları dillendirmiyor. nasılsın, diye sorduklarında anlatıyor, geçiyor. nerede sürekli bir problem anlatan varsa, canı sıkılandır o. işsizlikten canı sıkılan. gerçek problemi olan, o problemle baş etmeye çalıştığından, başka bir ifadeyle hayatta kalma mücadelesi verdiğinden, onu oturup anlatacak vakti bile olmaz. çünkü kafa sürekli olarak bunu nasıl aşarım ile meşguldür. oturup derdini anlata anlata harcayacak vakti yoktur onun. vakit nakittir. kalkıp yol alma vaktidir. sağa koşar, dener, olmaz; sola koşar, dener, olmaz. bir daha sağa, bir daha sola. bu sefer daha iyi koşar. olur. oldurur. bunu al hayatın bütün alanlarına uygula. okul, iş, arkadaşlık, aşk.


Thursday, March 19, 2015

#AlmadıklarımdaBugün Siyah Tulum

bir siyah tulum beğendim bugün. daha önce beğenmiştim aslında. bugün uzun uzun düşündüm. gitsem alsam ya, dedim. ne kadardır? şununla giyerim. yarın hemen giyerim. ertesi gün yine hatta. tamam bir tane jean tulum almıştım ama aynı şey değil ki. gidip alayım en iyisi. ay harika olur. ne kadardır yani bir tane siyah basit tulum. 59€ mu? yuh! defne koryürek alarmı! ihtiyacın olmayan şeyleri alma. peki o paltolar ucuzlamış mıdır? hani geçen birinin üstünde görmüştün, rengini, modelini çok beğenmiştin. ucuzlamış mıdır? defne koryürek alarmı! ihtiyacın olmayan şeyleri sırf ucuzladı diye alma.

sonra bir indirim sohbeti geldi aklıma.

indirim için sayaç koymuşlar siteye / yok artık! / yarın çılgın kuyruk olur / gitsek mi ya? / olabilir / ya ben bir palto istiyorum. geçen gördüm. onun gibi bir şey görsem paraya kıyıp alırım. / nasıl bir şeymiş ki? / böyle sarı, yere kadar uzanıyor. instagram'da gördüm. öyle bir şey bulsam valla paraya kıyıcam / ne kadar kıyacaksın? / ne bileyim, 40-50€ veririm yani. / bunu her yerde söyleme de fakirliğin ortaya çıkmasın / neden be? kaç paradır ki paltolar? palto yahu. indirimde. kaç para verilir ki paltoya? gülme ya!

o gün indirime de gitmedim.

sahi kaç paradır o gördüğüm güzel palto? aradım aradım internette bulamadım. sanırım yok satmış. aynı dükkanda 900TL'ye bir palto gördüm. yok ya. o kadar parayı kim versin. paltoya.

Wednesday, October 8, 2014

biraz samimiyet - tabii, kaç doz istersiniz?

istenilen ne anlamıyorum. gerçekten. samimiyet çizelgesi nasıl işliyor? ona tepki gösterseydi, bu tepkisini desteklerdim. bu yapılanları içinde provokasyon dahi olsa samimi bulmuyorum. gezi'de kürtler neredeydi? 28 şubat'ta geziciler neredeydi? o zaman niye tepki vermediler? vermediğini nereden biliyorsun! gidip sokakta gösteri yapan herkese bir kontrol listesi uzattın da tamam buna tepki gösterilmiş, bunun da tepkisi var, aa burada sizin tepkiniz eksik. tepki gösterdiğiniz konuya bizden destek almak istiyorsanız, bugüne kadar gösterdiğiniz tepkileri tam olarak toplayın da gelin mi diyorsun? bu mudur? sanki memlekette gösteri kültürü çok gelişmiş, irili ufaklı bir şey olduğunda herkes sokaklarda, elinde pankartlar, avaz avaz sloganlar. ya da memleketi yönetenler, tüm iktidar tarihi boyunca, insanların düşüncelerini özgürce ifade etmelerine müsaade etmiş, 3 kişi yan yana görünce koşup göz altına almamış gibi. unutuluyor mu gerçekten? perde mi iniyor gözlere? akıllar tutuluyor da düşünme yetisi mi kayboluyor? ya ne oluyor! türkmenler için nerdelerdi? muhtemelen evlerinde çekirdek çitliyip muhteşem süleyman izliyorlardı. la havle! sen neredeydin, sokakta mı? örgütlendin, bir plan çıkardın ve bunu uygulamaya geçirmek için destek istedin de kürtler mi gelmedi bir tek? vay samimiyetsizler! siyaseten durum tabii ki tartışılacak. devlet bu sonuçta. oturup konuşulacak beraber yaşamanın şartları. peki, önce barışı sağlasak? 18 kişi öldü diye okudum az önce. kimdir, ne iş yapar, nerde yaşar... hiçbir bilgi yok. 18 kişi. yıllarca ölü ele geçirilen terörist haberleri dinledik. onların da ismi yoktu. kimlikleri yoktu. ölenlere karşı herhangi bir insani duygu beslenmemesi için sadece silahlarından bahsedilirdi. üzerlerinden çıkan patlayıcılardan. sanki onlar da insan evladı değilmiş gibi. onların da dönüşünü bekleyen birer aileleri yokmuş gibi. samimi bulmuyormuş. senin samimiyetine inansaydı dağa çıkmazdı o da. senin samimiyetine kalsaydı eline silah almazdı. samimiyet, ölçülebilirmiş gibi, bir kriter olabiliyor mesela barışı desteklemek için. ve o samimi bulmuyormuş. ölümün samimiyetsizi mi olur, ben asıl onu hiç anlamıyorum.

Monday, August 18, 2014

hüzünlüydüm ama fotoğrafta sakladım

fotoğraflar arasında gezinirken gülümsemelere baktım tek tek.. bazı fotoğrafların çekildiği zamanları çok iyi hatırlıyorum. fotoğraftaki kişinin o an içinde bulunduğu hüznü de. sonra fotoğrafa tekrar bakıyorum. gülümsemelere. ne güzel saklayabiliyor insan hüznünü gülümsemede.. sadece gözler. bir tek onlar anlatıyor. zaten ben yüzünde kocaman bir güneş gözlüğü olanla sohbet etmeyi de sevmem.

Sunday, August 17, 2014

çöp çatma yemeği - kahvesi - şehir etkinlikleri

hafta sonu katıldığım yemekte anladım ki yaşımız gelmiş. 30+ yaş kutusuna şöyle güzelce yayılalım ve bu yaşın dayattığı tüm toplumsal baskılarla yüzeleşelim. mesela artık çöp çatanlık bize mubah. bizim bir bilmem kim var, çok iyi çocuk, bir tanıştıralım sizi, ile başlayan cümlelerden kaçış yok artık. o yemek yenilecek. sonrasında gece uzasın, "gençler" birbirini daha iyi tanısın diye kahve içilecek, akşam birlikte kalmalarını sağlamak için türlü taklalar atılacak, ertesi güne kahvaltı ile başlanıp, çeşitli şehir etkinlikleriyle "gençler" iyice kaynaştırılacak. ben almayayım, mersi.





Tuesday, August 12, 2014

yine oturmuş kütüphane kataloglarını tararken aklıma geldi

bana sürekli neden çok kitap aldığımı soruyorlar; hepsini okuyor musun? cevap olarak bir yazarın şu tespitini paylaşmak isterim: TR'de kütüphane geleneği olmadığı için, yazma işiyle uğraşanlar hep kendi kütüphanelerini kurmak zorunda kalmışlardır. doğrudur! bu öyle, hadi şu köşede bir kütüphanem olsun diye oluşturulan bir şey değil kuşkusuz. şunu da okuyayım, aa bu da lazım olur, derken bir bakmışsınız hooopp raflar dolmuş. 

 photo is from

Friday, December 6, 2013

saçları uzatsak da mı salsak, kısacık kestirip havadar mı yapsak?

saçlarımla oldum olası dertliyim. burada dert benim onlardan bir beklentim olduğu için değil, onlar bana sorun çıkardığı için. lise sonda saçları beyazlamaya başlayan ben, üniversite ile birlikte "gölge" denilen kavramla ilk kez tanıştım. neymiş, saçımı boyatmayacakmışım ama beyazlarım da gözükmeyecekmiş. öyle bir dünya olsaydı... 1 sene geçmeden saçımı boyattım. ondan sonra da ipin ucu kaçtı. bugün derdim kadınlar ve saçları.

Sunday, April 28, 2013

"ben yaptım, sakın sen yapma" diyebilmenin fütursuz özgüveni

bu aralar aklımda hep birilerinin çıkıp birilerine, fütursuzca, "ben yaptım, sakın sen yapma" diyebilmesinin özgüven kaynağı var. çok samimi olabiliyor bazıları, canları o kadar yanmış ki, gerçekten senin canının da onun canı kadar yanacağını düşünüyor. bazılarındaysa birkaç tepe yukarıdan bakma durumu. ben bile yapamadım, sen nasıl yapacaksın, sakın bulaşma. oysa her insan ayrıdır, hikayesi de farklıdır. bugün bu tavsiyelerin yolunu yordamını, gerçekliğini, kendini beğenmişliğini düşünüyorum.

Friday, April 12, 2013

dönüyorum diye sakın yüzünü düşürme


birkaç yıldır yaşadığı şehirden memlekete dönmeye karar veren arkadaşıma bir mektup yazdım. onun iznini almadım ama kendime de ileride hatırlatma olsun diye burada saklamak istedim. sorun edeceğini sanmıyorum.

gitmeyi hayal etme cesaretine sahip ama ya dönersem korkusuyla yerinden kımıldamayanlar varsa, onlara da naçizane tavsiyem olsun; her gidişin bir dönüş hakkı vardır, yol devam ettiği sürece yolculuk hakkı da baki.



Monday, April 8, 2013

ece temelkuran'ın istediği memleket

benim için ece temelkuran demek 55 demek. neden 55? şöyle, anlatayım.


gazete yazılarını deliler gibi takip etmedim hiçbir zaman, ama kitaplarını çok sevdim. bence çok ince düşünen bir ruhu, kimsenin bakmadığı yerlerden bakmayı başarabilen bir zekası var. denemelerinden ziyade sahadaki röportajlarını sevdim ben hep. benim gibi herkes sever zannediyordum. yanılmışım.

Saturday, December 8, 2012

konferans katılım ücretinin peşinde

sunum yapacağım konferansı bile unutacak kadar yoğun çalışıyordum ve yapmak istediğim onlarca şeye hiç vakit ayıramıyordum. hayatın bana sunduğu teklifleri değerlendirirken "tamam artık, buraya kadar. ayrılıyorum. kitaplarım, filmlerim ve yazılarımla baş başa kalabileceğim bir hayat kurucam kendime" dedim. kazın ayağı hiç de öyle olmadı tabii. bugünkü konumuz, bağımsızlık mücadelesi veren bir bireyin hikayesi.

Wednesday, November 28, 2012

serbest kıyafet tartışması denilen, ailelerin zihniyeti gerçekte

serbest kıyafet tartışması almış başını alakasız uçlara gitmiş. tasarıya göre serbest kıyafetin nasıl da serbest olmadığını tartışmak yerine, "zengin-fakir ayrımı olacak" diye ortalığı birbirine katanlar en sevdiklerim. "insanın fikri neyse zikri de odur" diye tam da bu gruba söyleniyor herhalde.


Thursday, September 6, 2012

Çift soyadlı olmadan soyadını değiştirmeyen kadın mümkün mü?


Yüksek Topuklar kitabında Murathan Mungan çok güzel yazmış kadınların soyadlarıyla "oynama" heveslerini. Peki ya gerçekler? 

Tuesday, July 24, 2012

sık kullanımı yüzünden anlamını yitiren kelimeler


sanırsınız keyif twitter ile birlikte keşfedildi. artık herkes sürekli keyifte. kahve keyfi, caddebostan'da sahil keyfi, günbatımını izleme keyfi, rakı-balık-ayvalık keyfi, pazar kahvaltısı keyfi, futbol keyfi diye keyif listesi sonsuza kadar uzuyor. reklam kampanyaları hazırlanırken insanların diline bazı kelimelerin yerleştirilmesine dikkat edilir. keyif de öyle türedi zaten. spa keyfi, çok ucuza tatil keyfi, iki kişilik akşam yemeği keyfi başlıklı basın bültenleri ve bu bültenlerden hazırlanan haberler ve sosyal medya duyuruları sayesinde dilimize yapıştı kaldı. şimdi de içinde keyif geçen her şey anlamını yitirdi. belli başlı kelimeler var ki haberlerde ya da sosyal medya duyurularında görünce insan hemen pas geçiyor. amerikalı pazarlamacı David Meerman Scott bu tür anlamını yitiren ifadeleri lakırtılar olarak değerlendiriyor. dahası, Ekim 2006'da Lakırtı Manifestosu başlığıyla blogunda yayınlanan çalışmada halkla ilişkiler alanında anlamını yitiren ifadeleri listelemiş. 

Thursday, July 19, 2012

ünlülerin sosyal medya hareketliliği ve paparazicilik

geçen gün cengiz semercioğlu ünlülerin kendi özel hayatlarını sosyal medyada ifşa ettiklerini, ileriki günlerde bu durumun onların başına bela açacağını iddia etti köşe yazısında. iddianın sebebi basit: eğer sen özel hayatına dair görüntüleri (örneğin tatil fotoğraflarını ve özellikle de sevgilinle ve bikinili görüntülerini) sosyal medyada paylaşırsan, bir gün bir magazinci seni çektiğinde "bu benim hayatım, çekme kardeşim" diyemezsin. özel hayat, sosyal medya, magazincilik ve kişisel paylaşım tanımlarını oturup bir düşünmek gerekiyor bu vesile ile.


Saturday, June 30, 2012

öyle maç mı seyredilir, sinemada film izler gibi?

futboldan anlamayan bir kadın ne zaman söz futbola gelse hemen bir genelleme yapar, kendisinin futboldan anlamayışını "kadınlar futboldan anlamaz" bahanesinin altına saklar. yapmayın. o sizin cehaletiniz.



Sunday, May 27, 2012

hamilelik günlüğü, Tuba Ünsal ve diğer anneler


evlenmek ve çocuk sahibi olmak konularından mümkün olduğunca kaçsam da, tuba ünsal'ın doğum öncesi maceralarını anlattığı benim tatlı komposto günlüğüm kitabını kaçıramayacak kadar popüler kültür bağımlısıyım. bol resimli fotoroman gibi bir kitap. okuması kolay ve eğlenceli. dili samimi. daha önce başka hamilelilk günlükleri de okumuştum yine meraktan ve o koca koca bilge laflardan çok sıkılmıştım. hiçbiri yok. hazır olmadığını da yazmış, bebeği heyecanla beklediğini de. kocasını özlediğini de yazmış, onunla ilgilenmeyişini de. ama benim kafamda yine başka sorular var tabii.

Saturday, April 21, 2012

çağımız dijital çağı, aşkımız da!



bir arkadaşım var, hiç görüşmesem de aşk hayatını takip edebiliyorum. üç ay boyunca bir adamla olan facebook fotoğrafları bir anda değişiyor ve yeni bir adam çıkageliyor. bir süre onunla sarmaş dolaş olduğu fotoları görüyorum. sonra o gidiyor başkası geliyor. sanki sevgilisiyle olduğu fotoğrafları facebook'a koymasa, altına üç-beş "like" almasa o aşk gerçek olmayacakmış gibi yaşıyor. dijitalize edilmiş aşklar diyorum ben buna. günümüzde aşk, facebook'a fotoğraf konulduğunda başlıyor.

Sunday, April 8, 2012

eskiden sadece yakınlarımıza şikayet ederdik, şimdi tüm dünyaya rezil ediyoruz

itiraf ediyorum mirgün cabas türkiye'de zekasını ve fiziğini birlikte beğendiğim nadir insanlardandı. neden -di'li geçmiş zaman kullandığımı bilmiyorum. bir süre sonra suratına kondurduğu gülümsemesinde "herkes bana hasta ama ben çok cool takılıyorum" ifadesini görmeye başladığım için olabilir. sebebini tam bilmesem de bu sevda geçmişlerde kalmış demek ki. neyse, konu benim sevdam değil, onun sevdası.
mirgün cabas, leyla, evrim sümer ile tuba ünsal, sare, murat pilevneli birbirine paralel iki üçgendeler. üçgenler birbirlerine dik açı ile saplanmışlar. sosyal medya bu açıyı bir gün bir tarafa doğru, diğer gün diğer tarafa doğru çekiştiriyor. güç, o gün 140 karakteri doğru kullanandan yanadır elbet. hak denilen şey çalıştırılan çene ve parmaklar vasıtasıyla alınır. hodri meydan!

Tuesday, March 27, 2012

bazen yavaş yavaş, bazen de bıçak kesmiş gibi gelir ayrılık

babam bir gece ansızın öldüğünde en sık duyduğum laflardan biriydi "böyle hiç acı çekmeden gitmesi daha iyi, allah sevdiği kullarını böyle alırmış yanına."

insanın bazı klişelere inanası gelir bazen, ama bu laf hiç anlamlı değildi benim için. bir gün önce gülüp eğlendiğin birinin, ertesi gün bir daha asla yanında ol(a)mayacağını bilmek... hangi kandırmaca bu gerçeği unutturabilir ki zaten?